19 Temmuz 2017 Çarşamba

yetmiş yediden öte

kendime ait bir kelimem olsun istiyorum, çok mu
kimsenin daha önce kullanmadığını bırak
kimsenin aklından dahi geçmemiş olmalı
akıl işte, geçiş izni vermemiş olmalı
anlıyor musun
akıldan ses hızıyla geçerken mesela fikrin
senkronizasyon probleminden kafayı yemeli insan
nohutlar toplandıktan sonra tarlaları yakarlar hani, bilir misin
bilsen de duyamazsın zaten
yangının sesini ancak yaktıkları duyar
hadi biliyorsun diyelim
yani ne olacak, bildiğini var sayıyor olmak, yine de sana duyurmayacak
yangını diyorum yangını
hiçbir zaman duyamayacak olman, aslında fena olan
kokusu gelir burnuna yakılmış nohut tarlasının
bilmiyorsan zaten nohut tarlalarının, nohutlar toplandıktan sonra yakıldığını
nohut tarlalarını yakanın 
ateş değil de hasat olduğunu, hiç bilmezsin
anlıyor musun sahiden, boşa anlatmış olmayayım
boş yere anlatılacak bir şey değil çünkü nohut ve tarlası
işte akıldan üç yüz küsür kilometre bölü saat ile geçerken fikrin
foucault sarkacı dile gelir, ışığın hızına küfreder
ve kokun gelir burnuma, kokun yayılır göğün ilk iki katına
ve sen bilmezsin ama, ben hiç nohut yemedim
ve nohut yemeyi bırak, nohut dahi görmedim
ve ben hep, yanık nohut tarlaları gördüm
ve ben hiç, yanan bir nohut tarlası görmedim
ve ben hep, yandıktan sonra simsiyah halde nohut tarları gördüm
ve ben hiç, kokusunu almadığım bir nohut tarlası da görmedim
ve ben hissederken hep, aynı bağlacı kullanırım, mer
ve nohut tarlaları kokar işte, anlıyor musun
bak anlamıyorsan söyle artık, daha fazla günahına girmeyelim ateşin
daha fazla ilişmesin karanlık, nohut tarlalarına 
daha fazla kirlenmesin gökyüzü
nohut tarlaları yanarken çıkan, isli pisli dumandan
kendime ait bir kelimem olsun istiyordum ya hani, halen istiyorum bu arada
sarhoş bir kelime kabul ederse bana ait olduğunu
ya da ele ayağa düşerse aidiyet duygusu
kelimenin biri çıkıp da derse ki, lütfen daha fazla nohut ve tarlasından bahsetme
yorma kendini, bak ben buradayım, senin olmaya hazırım, temizim, safım
işte bir şekilde, kendime ait bir kelime var olursa bir gün
kendime ait o kelime;
senin anlamayacak olman olacak, anlıyor musun.















19 Mayıs 2017 Cuma

loop

laciverde dair şiirler yazdım bir süre
ve bir süre bekledim kabullenmesini
laciverdin, şiiri
iki demet uçurum devşirdim
iki tutam mahsuna muhatap eyledim
nasıl olduysa oldu
mütevazı hayallerimiz
mütevazi olmaktan öteye geçemedi
sonsuz bir düzlemde dahi kesişmedi
lacivert ve şiir
bir araya gelemedi


her cumartesi, pazardan eve döndüğümde
bir kısım ihtiyaçları dolaba yerleştirmek gibi bir şeydi
unuttuğun her bir parçanın aczini, hafta boyunca yaşama zarureti


yarın bir düzen tahsis edeceğiz daha
ve yarın bir nehrin yatağını sulayacağız
rasyonel cümleler kuracağız daha
ortak paydaları maalesef olan
radikal keşkeler katık edeceğiz hayatımıza
ve yarın pişmanlığın gölgesi düşecek ufuklara


bir gencin ilk gençlik hayalleri ile şehre ayak basışı
cebinde kalan son parayla aldığı sigarayı içişi
ele verecek
bir adamın kilometrelerce uzak bir şehirdeki
kalp kırıklığını 
sessizce ağlayışını


ve yarın yine unutayazacağız
tam unutacağız
yine yazacağız
yine yazacağız.


14 Mayıs 2017 Pazar

odd

zaman acımasız bir kabuk. yorgandan daha sıkı saran. alçıdan daha fazla kaşındıran. bir şekilde ve her nasılsa rahatsız edici bütün her şeye bir miktar daha rahatsızlık ekleyen. boyutsuzluğundan aldığı cüreti bozdurmadan harcayan. tomar tomar tümlüktür yekünü. sahiden bu saatler ne işe yarar. akrep dediğin yelkovanı kovalıyor hadi. şu saniyenin ne ola ki derdi. döner durur kendince. 

sokak ortasındaki bir kaşıktan yansıyan ışıktan daha mı doyurucu dersiniz. karşılaştırmaların çelimsizliğine karşı savaş açan deniz fenerleri. metaforik çığırlar açmış kaldırımların dipsiz ayak altlığı. ve daha da ayak altına alınan. kaldırım ile ayakkabı arasına sıkışmış toz zerreleri. örgü paspasların arasına gizlenmiş. dünyanın kendinden haberdar olmasını bekleyen bir miktar eve ilk giriş adımından geriye kalan. aklınıza gelen ilk kelime ile sonu olmayan cümlelerin bitmesini bekleyen noktalar. bir tabak pilavdan arta kalan son pirinç tanesi. güze rağmen hayata tutunan çam iğnesi. kışın da sürdürmez mi serüvenini. 

sonsuz soruları kaynatarak içilen çorbaların eksik kalan tuzu. bir kayanın gölgesine çadır kurmuş yabani otlar. ve gözümüzün görme yetisini aşan bir iki önemsenmeyen ayrıntıyla birlikte. neresinden bakıyoruz hayata. hangi tarafından daha yakınız var olanı anlamaya. trafolardan süzülen elektrik daha mı azdır akan sudan. bir cevap beklenmeden sorulan sorulardan daha mı heybetli bir fırıncının küreği. ekmek ve su. ve bir takım doğa olayları. 

öyle kolay değil şu anlama işi. tümden gelerek ya da tüme varmaya gayret ederek. yalpalayan. delik paletli dalgıç edasıyla şnorkel taşıma sevdalarına kapılıyoruz. sadece bu. dalmak için dalıyoruz diyebilirim size. iş olsunluğu hayati hale getirerek kendi hayatta kalışımız ile iş olsunluğu birbirine bağlıyoruz. bu bağlar kovalent olabilirdi. yani eskiden mümkündü. artık o kadar sağlam. sıkı ve kaliteli bağlar bulmak mümkün değil. sosyal içici seviyesinde bağlar kurabiliyoruz. ya da kurduğumuz eften büften boklara bağ diyoruz. ilişki de bu şekilde. tabii ki bir nebze. 

dedemle paylaşmak isterdim gençliğimi. doksanlar olsaydı benim olgunluk çağım. eminim daha bilmem ne olurdum. ve bunların tamamı olumlu. size olumsuz gelebilir. olumun göreceliliğini de anlatmak gerekmesin. onu da siz ayırt edin. lütfen. bir şeyler yapın. insan, türü gereği. parazit olmaya uygun değil. hem çok kalabalık. hem topluluklar halinde yaşıyor. hem de dünyaya yayılmış.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

restless

ağlamayalı uzun zaman olmuş. öyle göz yaşı ile olanından sanmayın. ki ağlamak göz yaşıyla gerçekleştirilebilecek bir eylem de değil. yani difüzyon ama bir osmoz değil. içinde tuttuğun her ne varsa başka bir tarafa kayıyor. ve bütün bunlar enerji harcamadan gerçekleşiyor. mesele tamamen yoğunluk meselesi. mesele ki içinde anlam bulan şeyin dış dünyada anlamsızlaşması. sen daha fazla yoğunlaşmıyorsun. dışarı seyreliyor. ya da tuzlu suya alışmış hücrelerini tatlı suya atıyorlar. dehidrasyondan ölüyorsun. ağlamak bir miktar ölmek demek. ölüme en yakın faaliyet. ve ağlamaya elverişli bünyeler. ölümü göze alabilenler. öte yandan en büyük fedakarlık belki de. ağlamak. kendince besleyip büyüttüğün ne varsa paylaşıyorsun. sırf dengede kalmak uğruna. yoksa dengesiz derler. ve yoksa dibe batarsın. askıda kalmak için yapılan en anlamsız eylem. ağlamak. zorunlu paylaşımların en ölümcülü. ve en basiretsiz tecrübe.


gerisini anlatmak beni biraz aşan bir şey sanırım. çünkü devam edemiyorum. normal şartlar altında kendiliğinden akması gerekirdi yazının. olmadı bu defa. söyleyeceklerim bitti ağlamakla ilgili. bu kadarcık olmadığına eminim. ağlamakla ilgili söylenecek şeylerin. belki de ağlarken yazmak zordur. ve belki de ağlarken ağlamayı yazmak zordur. yaşarken yaşamayı. severken sevmeyi. ve düşerken de düşmeyi yazmanın zorluğundan biraz daha fazla zor. ölürken ölmek yazılır mı. ölürken ölünür. başka bir şeyin telaşına düşülmez. ölmenin kargaşası ayrıdır. bunun ayrımına ancak ağlayabilen varır.



belirli bir iddiadan öteye gidemeyen bir şey söyleyin. ben de ağlamak diyeyim. hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamayacak. ve belki de ispat için canlı olmama hali aranacak. ya ağladığını iddia etmemeli insan. ya da yaşadığını. ikisi bir arada pek mümkün gözükmüyor bana. ki bir aradalığı günübirlik yolculuklarıma katık edebilir. hatta kulaktan dolma bilgiden yeğ tutabilirim. ağlamakla ilgili yazmaya çalışmaya devam edebilirim. yüksek olasılıktan yoğun isteğe doğru uzanan.

   

idiopathic

araç seslerinin arasına sıkışmış zihnini birkaç dakikalığına da olsa kurtarmaya çalıştı. bu pek mümkün gözükmese ya da işi mümkün kılacak olasılık çok küçük olsa bile denedi. böylesine bir şehirde denemekten ötesi yoktu belki de. ki denemekten berisi de yoktu. motor seslerinin esir aldığı tam bir deneme şehriydi burası. düşüneyazabiliyordu ancak. düşüneyazmayı deneyeyazmak da denilebilir. bir iki piston darbesi arasına sıkışmış hayatların hüküm sürdüğü. simsiyah kedilerle çevrili ve kornaların mızıka bellendiği amansız çöllerin ortasında kalmış sıcacık bir şehir. ısının sevimsizliği her ne kadar kendini belli etse de üşümeye yeğlenecek bir durumdan şikayetçi olmak pek yakışık almayacak. rüzgarın hakimiyeti dahi hissedilemiyor. aslında var. yok sayılamayacak derecede rüzgar dolu ciğerleri. şehrin göbeği. ucu ya da bucağı. rüzgarlı. fakat hakimiyet başka varlıklara terk edilmiş. yansıma seslerin yerini yapaylık ele geçirmiş. doğal olan ne var ise toza dumana karışmış. binalar çok uzun. gölgeler inanılmaz buruk. ağaçlar küsmüş sanki diyara. göç eden kuşlar mola vermez olmuş. simsiyah kedilere terk edilmiş şehir. gecenin kasveti gündüzün de sevinci bir tutam azalmış. hatta elle tutulur tarafı kalmamış. bunlar iyimser bir bakışla görülebilecek şeyler daha. ve dahası. ve bir miktar katrana bulanmış hüzünlü tarafı. insanların şehirden. canlıların doğadan. beklentisi kalmamış. ara sokaklara doğru sürükler isen bedenini karşına çıkacak tek gerçeklik. yokluk. terk edilmişliğin kekremsi kokusunu yayarak merhaba diyen bir hiçlik. ne işin var. yolun nasıl oldu da buraya düştü. kim ekler ki rotasına bu anlamsızlığı diyen merak dolu taş duvarlar. 


insanlar gruplar halinde hareket ediyor. ya da hareket eden her ne var ise bir grup olarak gözüküyor. halüsinasyon kararsızlığında salınan bir miktar canlı. eylemsizlikle dalga geçer şekilde dinamik hesapları yaptırıyor. ister istemez. hiç oralı değilken. aklından bile geçmiyorken. ve üç beş ilgisizlik zarfıyla beraber. kendini zemberek titizliğinde bir hesabın ortasında buluyorsun. ki tam ortasında da değil. bir uçtan başlıyorsun. hendese telaşında allak bulak bir zihinle. kendince kurtuluş yahut çözüm yolu olarak gördüğün gökyüzüne sığınıyorsun. işin içinden çıkamadığın her durumda ve zarflar zaman olmaktan çıktığında gökyüzü hem mavi hem de son derece özgür bir sığınak. burada iki şey kocaman gözlerini ayırarak bakar size. birincisi bir şeye başladığın anda o şeyin ortasında kalırsın. ikincisi sığınakların bir ruhu, sığınmanın da bir adabı olmalı. bunun teke tamamlanmış bir şey olmadığını görmeyen de buraya kadar boş yere okumuş. 



bundan sonrası basit. kestirme. düz. ve sonsuz. gökyüzüne geldik bile. ister istirahat edin. ister kendinizi atın gitsin bu yazılanlardan. orası size her şeyi sunacaktır. benim anlatabileceğim. onu da geçtim hayal edebileceğim her şeye. göz yüzü çoktan sahip. hem de müteselsil. dünyadaki canlıların tamamına. ve bu canlılık başladığı andan tut da bu kelimeleri yazmaya başladığım vakit alınan nefesler de dahil olmak üzere. gökyüzü ortaktır. hem de yarı yarıya. bütün hayaller. fikirler. düşler. rüyalar. yazılmış. çizilmiş artık her ne varsa. yarısı onun. yarısı bizim. sizin. onların.

24 Mart 2017 Cuma

öyle bir on beş

geleceğe dönük isteklere hayal. geçmişe dönük isteklere ise keşke deniyor sanırım. belirli bir zandan öteye gidememe sebebim. her keşkenin içerisinde biraz hayal. ve geleceğe dair birçok hayalin  de içerisinde gizli keşkeler barındırması. hayal kurmasak keşke diyemeyiz belki. ya da keşke demek olmasa hayal kuracak gücü kendimizde bulamayız. hiç keşkesi olmayan biri ne diye hayal kursun. beklentilere sahip olabilir ancak. yahut. keşkeleri olan insanlar. bu defa. ile başlayarak daha güzel hayaller kurabilir. güzelden kastım ise hayale daha sıkı sarılmak. hayallerim olmasa ölürüm demeye getirmek. insan hayaline ne kadar yakınsa o kadar da güzelleşir. hayal. ne kadar kucaklaşır isen hayalinle. o kadar da ondan. terditli hayaller kurmaksa her basamakta bir miktar keşke ile karşılaşma sonucu doğuruyor. en azından benim açımdan. kademeli olayların. son raddeye gelene kadar. tadı kaçıyor. size içerisinde en ufak keşke barındırmayan bir hayal yazayım. bakalım nasıl olacak. 

on beş yaşımdayım. çok aşığım. şanslıyım. ama mevsimine göre şanslıyım. mevsimlerin ikiye ayrıldığı yıllardı. liseyi yatılı okulda okudum. öyle anlatmakla bitmez. neyse işte mevsimler okulda olduğum ve okulda olamadığım diye ikiye ayrılıyor. okulda olamayacağım bir mevsimin başıydı. on beşer yaşındayız. aşığız. aştide ağlıyoruz. çankayaya bakıyoruz. göz göze gelmemeye çalışıyoruz. utanmaktan değil de ağladığımızı göstermemek için. saate bakmaya korkuyoruz ikimiz de. neyse otobüs geliyor. son yarım saatimiz kalmış. biz sadece ağlıyor ve çankayaya bakıyoruz. seni seviyorum. kendine iyi bak. otobüse zor atıyorum kendimi. köşeme çekilip gözlerimi koluma bastırıyorum. daha çok ağzımı. sesim çıkmasın diye. el de sallıyoruz birbirimize. ihmal etmiyoruz. üç aylığına ayrılıyoruz. 

memlekete iniyorum. gözler şiş. anneme sarılıyorum. biraz daha iyi oluyorum. bir hafta evde yatıyorum. bir sabah kahvaltıda babam sana bir iş buldum yarın git başla diyor. aile tedbirli. bu çocuk okumaz en azından elinde bir mesleği olsun diye düşünüyor. hak veriyorum. işin ne olduğunu bile sormuyorum. sabah babamdan önce uyanıp beni işe bırakmasını bekliyorum. gülüyor. iş yerinin adresini söyleyip çıkıyor evden. ha bir de o yaz için son harçlığımı veriyor. hala ihmal etmez sağ olsun. sanayide torna işini öğrenmeye gidiyorum. ilk günden ellerim patlıyor üç beş yerden. sanayi ortamını da sevmiyorum fazla. akşam eve gelip işi bıraktığımı açıklıyorum. babam itiraz edecek gibi oluyor ama ellerimi görünce annemle göz göze geliyor. tamam diyorlar üç gün içinde kendine göre bir iş bul. ikinci gün bir manavda iş buluyorum. bir haftada işi kapıyorum. ustam dükkanı bana bırakıp gitmeye başlıyor. sonra sadece akşamları para almaya uğruyor. iki hafta sonra haftada bir mal getiriyor. arada da canı sıkılırsa uğruyor. mahallenin manavı oluyorum iki hafta içinde. bir aya kalmıyor herkes beni tanıyor. tam bir mahalle esnafı oluyorum. sabah kahvaltıda domates, biber benden. yumurtalar marketten. ekmekler fırından. tüpümüz de var çok şükür. menemenin en güzelini yiyoruz. öğle vakti fırındakiler en güzel şekilde pişiriyor artık neyimiz olursa. refik abimden gazetemi alıp sabah yedide açıyorum dükkanı. akşam on birde paydos. eve gittiğim gibi uyuyorum. sabah işçileri kaçırmamak için daha da erken açıyorum manavı. iyiden iyiye esnaf oluyorum. selam alıyorum. selam veriyorum. dükkanın önünde tavla oynamayı da ihmal etmiyoruz ustamla. yaz günü domates satmak çok zordur. bunu öğreniyorum iyice. sonra karpuz geliyor kamyonlarla. karpuzu tam hedefe atıyorum. şaşmaz. insanlar gelip izliyor bu olayı. filmlerden gördüysek demek ki. bir diğeri. çürümüş patates çok pis kokuyor. daha pis bir kokuyla karşılaşmadım henüz. ve tabii bir de ustam oldu. en ustasından. hala manava giderim. ben girince ustam dışarı çıkar. adaptandır. çırağın yanında ustası çalışmaz. tavlayı açar. sigarasını yakar. bir iki müşteri ile ilgilenirim. çayları kapar ustamın karşısına geçerim. sana her şeyi öğrettim ama şu tavlayı daha iyi öğrettim der. bu arada sayemde okumaya karar verdin demeyi de ihmal etmez. işte orada gözlerim dolar. susarım. haklıdır. ustadır. 

on altı saat çalışıyordum ama hiç sıkılmadım. üç ay ayrı kaldık ama tahmin ettiğim kadar özlemedim. mesaj vardı o zamanlar. öyle internet filan lüks yani. beş bin sms, on bin sms ile idare edilen yıllardı. beni hiç yalnız bırakmadı o dükkanda. çok uzaklardan yanımda oldu her zaman. hakkı ödenmez. postacı bizim mahalleye girdiğinde bütün esnaf bana bakar gülerdi. bilirlerdi ondan bir mektup geldiğini. postacıyı da sevdim ve her zaman mektubumu hazır ettim. yorulmasın diye. geldiğinde verirdim. bir gün bir şey oldu ve benim on bin adet olan aylık mesaj hakkım on bir bine çıktı. bin kere daha seni seviyorum diyebileceğim için o kadar heyecanlandım ki hala hatırlarım. o zamanlar aşkımı seni seviyorum diye ifade ederdim. büsbütün. tümüyle. öyle detaya inmezdim. seni seviyorum derdim. herhangi bir noktaya haksızlık etmemek için. seni çok seviyorum da demedim. çoğuna gerek duymadı. sevdim. yetti. azına çoğuna bakmadı. ne kadar diye bile sormadı. 

günler böyle geçip gitti. hasta oldum bana çorba yapamadığı için ağladı. yalnızdım yakınımda olamadığına ağladı. üç ay görüşemedik. özledi ağladı. ben o yaz on altı yaşıma girdim. daha kaç doğum günün ben yanında olamadan geçecek dedi. ağladı. ben ağlamadım ama. esnaftık. yakışmazdı. üç ay bitti. otobüs geldi. hiç olmadığı kadar uzun bir yoldan aştiye gitti. ya da bana öyle geldi. daha otobüsten inmeden gördüm. baktım ağlıyor. indim. sarıldık. sarılmaksa öyle hikayeden değil. gözyaşlarına kadar. ben artık on altıydım. o daha on beş. ve aşıktık. çankayaya baktık. bu sefer gülüyorduk. umudumuz vardı. ben artık esnaftım. 

17 Mart 2017 Cuma

oralet

uçak hangarına bisikletini park ettikten sonra uçmanın fazla fantastik olduğu kanısı güçlenmeye başladı. fazla fantastik şeyler de uçuşmaya başladı etrafında. düşünerek değil de görerek algılayabilen biri olduğunu bilmesine rağmen yine de şaşırdı. fazla fantastik şeyler görmeye başlamasına. kendi fantezi sınırlarını kendi çizse de o kadar da olmaz artık denilebilecek şeyleri algılamaya devam ediyordu. sınırlarını gözden geçirme kararı aldı. bisikletini kilitledi. tekerine bir tekme attı ki böyle bir alışkanlığı edinme sebebinin saçmalığına gülümsüyordu bu arada. az tekeri patlamamıştı. az patlak tekerle karşılaşmamıştı. uçak hangarlarında. tekerden ne istiyorsunuz sanki. bir tekerin içine hapsedilmiş hava mı eksik kaldı dünyada. daha mühim eksikleri gidermek için neden uğraş vermez bu insanlar. bunları da dert edinmekten vazgeçiyorum artık diyerek hangardan çıkmaya başladı. hava yeni kararmış. bir iki baykuş sesi eşliğinde hangarın da kapısı kapanmaya başlamıştı. mevsime uygun düştüğü ölçüde sıcak ama mevsimle alakasız şekilde yağışlıydı her yer. zemin ıslak. toprak yumuşaktı. yavaşça parke taşının bir tanesine ayağını sürterek. bazı zihinlere de beton mu döküldü acaba. bazı vicdanları yağmur dahi yumuşatamıyor mu. bazıları da hiç olmamış. sertliğini ayarlayamamış. çamur olmaktan kurtulamamış mıydı. ne kadar da çamura bulanmıştı dünya aslında. ve yağmur ne güzel şeydi. bu güzellik galip gelerek. sevince boğdu. boğazına kadar çamura batmaktansa boğazına kadar sevince bulanmayı kim tercih etmezdi. şimdi. şu an bağırsa. bu tam da bir sevinç çığlığı olacaktı. sevindirici şeyler ile arasına engel koymak istemedi. şemsiyesi çantadaki yerinde kalakaldı. aslında bu sevince olabildiğince fazla şeyi ortak etmek gerekirken. şemsiyeyi bundan mahrum etmek. biraz bencilce idi. şemsiye olsan ve yağmurda kullanılmasan. hem kendi varlığını hem de sahibinin aklını sorgulamaz mısın. ancak sen şemsiyesin anlamazsın. yağmurluğu kıskanmakla kalır. o kadar da efektif bir alet olmadığını düşünemezsin. bisiklet sürerken bir işe yarama. iş yürümeye geldiğinde ise çantadaki yerini yadırga. bu olacak iş değil efendi. ya hep var olmalısın. ya da tercih edilmediğinde saygılı. şemsiyesine hazırlamış olduğu lafları ardı sıra söylemekten mutlu halde devam etti. zaten boğazına gelen sevinci taştı. tutamadı içinde. ve cılız bir kahkaha attı. herkes yerini bilecek diyerek bağırdı. döndü hangara baktı. bütün neşesi kaçtı. 

çantasında duran kitabını çıkardı. oldukça halis niyetle gerçekleşen bu eylem. kitabı felakete, eylemi de intihara sürükledi. kitap bir anda ıslandı. neredeyse kullanılamayacak bir hal aldı. her sevinç her şey ile paylaşılamıyor. sen ne anlarsın ki yağmurun hikmetinden diyerek kitabı aldığı yere bıraktı. bu defa da çantasında bulunan diğer eşyalar ıslandı. kimisi nemlenmek ile kaldı. şemsiye sırıttı. bana ait sevinçler. gelir beni bulur ey sahip diyerek bir anda açıldı. kendini göstermek. ifadesine anlam, düşüncelerine de eylem katmak niyetini açıkça ortaya koydu. bu hareket kitaba bir parça daha zarar verdi.  zaten yağmur damlaları marifetiyle yumuşamış sayfaların bir kısmı aniden dağıldı. okunamaz hale geldi. bir hareket başka bir şeyi ne kadar da çabuk yok edebiliyordu. yağmurun altında. bir hanımefendinin çantasında gerçekleşmiş olsa bile. bu yok ediş. o kadar barizdi ki. kitabın yazarının kemiklerinde hissedilen sızı. ancak köpeklerin duyabileceği şiddette yankılanmış. birkaç sokak öteden havlama sesleri duyulmuştu. aslında o kadar da yumuşamamak gerek diye düşünmeye başladı. düşünerek değil de görerek algılamanın dezavantajları. daha on adım atmadan kendini göstermişti. atomlar arasındaki mesafe korunarak kendini halden hale sokmamak daha mantıklı gelmeye başladı. üç beş sayfanın yok oluşu, buna şahit olanların mantığını etkilemeli idi en azından. boş yere yok olan bir şey söyleyin. boşa giden bir yok oluş hayal edin. ne kadar da kedere sevk edici. ne kadar da iç boğucu. 

şemsiyeyi eski konumuna getirdi. emniyetini sıkıca bağladı. benden habersiz tek bir hareket daha gerçekleştirirsen seni de yok ederim demekten kendini alamadı. ki hiç beklemediği bir karşılık gecikmedi. doğru düzgün bakımı yapılmayan. göz ardı edilen her şeyin. sürpriz felaketlere yol açacağını ön göremeyişinin sinirini benden çıkarma lütfen. ne kadar da nazik. ne kadar da kendini savunmaktan geri durmayan bir şemsiyeye sahip olduğunu fark etti. ve hiç aklında yokken. gereğinden fazla hak verdi şemsiyeye. gereği kadar olabilseydi bu hak veriş. bir nebze daha anlam katabilirdi kendine. ancak gerekliliği hesaplamak. her durumda. her şartta o kadar da mümkün olmuyor. hatta kendisine imkansız gözüküyordu. bu defa da gereklilikler gelmeye başladı gözünün önüne. birer ikişer sıralanıyorlardı. o kadar nizamiydi ki bu sıralanış. rahatsız oldu. anlık düzenden. dağılın diye bağırdı. hem de hiç gereği yokken. gözlerine kapayarak kurtulamayacağını bildiğinden. seslenmişti görüntülere. gidin lütfen. daha fazla gereklilik ile uğraşacak mecalim kalmadı. hiç adetleri olmadığı halde terk ettiler o diyarı. bir göz önünü diyar olarak kabul eden ne kadar gereklilik olabilir. sandığınızdan fazlaydı. abartılıydı. uçtu gitti hepsi. gerideki hangara belki. belki de daha uzaklara. mesafeyi kendileri tayin etti. ki kadın için mesafelerin önemi de yoktu. gitmeleri yetti. azına çoğuna bakmadı. yoluna devam etti.

her adımda farklı bir hengamenin içine düşmenin bezginliğiyle daha fazla yürümeme kararı aldı. hem yağmur da şiddetini artırmış. şemsiyesini kullanmayı aklından geçirmeye başlamıştı. inat etme gereğini hemen hemen bütün hücrelerinde hissederek. bir ağacın altında taksi beklemeye başladı. kaldı ki evine oldukça uzak bir yerdeki hangara bisikletini park etme kararı da yine bir inadın neticesiydi. ne vardı sanki. kendi dairesine yakın yerlerde. bisikletini bırakabileceği onlarca müsait yer varken. gelip de bu hangarı kullanmanın. ne zoru vardı. bir inat uğruna da olsa. aldığı karardan dönmemenin metanetiyle taksi beklemeye başladı. altına sığındığı ağaç da yağmurun hissedilebilir şiddetini hafife indirgemiş. neredeyse sen kararından dönme. ben sana kol kanat gererim. yağmurlar altında yaya da kalsan. ben imdadına yetişirim diyordu. bu sefer de sığınmak gücüne gitti. kararlarımın arkasında başka bir şeye sığınmadan da durabilmeliyim diyerek devam etti yoluna. birkaç adım sonra hasta olma endişesi baş gösterdi. ağacın altında tekrar döndü. kararlarından dönmeye alışma endişesi daha büyük boyutlara ulaştı. tekrar yola koyuldu. hastalıksa hastalık diyordu. beni yolumdan döndüremez. doğru bellediği yoldan dönmemek uğruna ölen var. bir gribin lafı olmaz diyerek motive etmeye çalışıyordu kendini. sürekli olarak. yedi adımda bir aralığında. bunları tekrar ederek. devam etti. kararlarının arkasında durma çabasına.

evine ulaşmak değil de. kararından dönmemek daha mutlu etmişti onu. içini sevince boğan yağmur. nelere sebep olmuştu. şemsiyesini yerine bıraktı. eline geçen ilk kuru şey ile önce kaşlarını sildi. daha rahat görebiliyordu artık. sonrasında saçını başını. çantasını. banyoya geçerek üzerindekileri çıkardı. dersini almıştı yaşananlardan. o ıslaklığı daha fazla şeye bulaştırmamak için bütün tedbirlerini de. kitabın akıbetine duyulan merak her şeyin ötesine geçmişti ki. koşarak çantasını eline aldı. çalışma masasını başına geldi. çantanın fermuarını odaya ulaşma gayretindeyken açmıştı bile. hatta göz ucuyla kitabın son durumunu da kontrole yeltenmişti. bu ilk başarısız girişimi değildi. son da olmayacaktı muhtemelen. kitabı masanın üzerine bıraktığında gördüklerine hem inanamadı hem de çok üzüldü. hayret mi üzüntü mü daha yoğundu derseniz. bana göre hayret her zaman üzüntünün bir tık üzerindedir. üzücü bir durum gördüğümde. her defasında. üzüntüden çok gördüğüm üzücü duruma nasıl gelindiğine hayret ederim. o kadar da olmaz denilen fantezi sınırlarını aşar. hayretimden üzüntümü unutur. teselli edici sözler derleme miktarım yeterli seviyeye ulaşmaz. gereğinden fazla yaptığım her şeyin diyetini gereğinden az miktardaki teselliler ile öderim. kitap tamamen kullanılamaz durumdaydı. kararımdan dönmemek için kocaman bir eseri yok etmiştim. üstelik bu kitap belki de taslaktı. eldeki tek örnekti. kütüphaneden ödünç aldığım çok kıymetli bir eserin. nadir bulunan bir tanesiydi. bu yok oluşun sorumlusu ben değildim. o hangarı oraya yapanlardı. uçak firmaları arasındaki rekabet. uçağa yatırım yapan sermaye kuruluşları. en başa gelirsek. uçmak ile kafayı bozan. insanoğlunun merakıydı.

10 Mart 2017 Cuma

scene

birisiyle karşılaşmadan önce aklımdan bir sayı bir de cümle tutarım. o sayıya geldiğinde karşılıklı cümlelerimiz. aklımdan tuttuğum cümleyi söylerim. karşımdaki şaşırabilir. beni salak yerine koyabilir. anlamsız bulabilir. beni dinlemiyor musun. ne kadar da saygısızsın diye düşünebilir. ancak her şeyin olduğu gibi bunun da bir sebebi var. bu sebep açıklanmasa ya da ben açıklama gereği duymasam da bazen. çok çok nadir bir bazen aklımdan geçiyor. sebebini açıklamak. fakat bu açıklama beni daha da garip bir duruma sokabilir düşüncesi de süzülüyor. düşünce ay ışığı. beyin de deniz ise eğer. küçücük yakamozlar oluşuyor. sonra aniden kayboluyor. ve bunların hepsi açık bir havada gece vakti gerçekleşiyor.

8 Mart 2017 Çarşamba

duyar

bir çocuk varmışlı başlangıçlar için fazla hayatta. bir çocuk varlı başlangıçlar için fazla eksiğim. zihnen. ruhen. artık her ne varsa insanı tamamlayan. kısım kısım eksiğim. sonuç olarak benden hikaye ya da öykü olmaz. düz yazı bir ihtimal. onun da nereye kadar olduğu. başı. sonu belli değil. ne anlattığı da dahil bu belirsizliğe. bu kadar belirsizliği bir kenara bırakalım. önümüze bakalım. geçmişten gelen varlığımızı sorgulayarak. ne yapıyoruz farkına varalım.  

6 Mart 2017 Pazartesi

ince bel

üç ölçek yüz alabilir miyim oradan. ya da üç kişi uzatır mısınız şuradan. üç farklı hayatı hapsedebilir misiniz bir bedene. üç ile sınırlandırılabilir mi bir yaşam. üçe bu kadar takma sebebim. hisler. düşünceler. ve söylenenler. burayı biraz açıklamam gerekecek. hisler ile düşünceler. son derece ne dediği anlaşılır şeyler olsa da. söylenenleri dışa vurum gibi düşünün. bu konuşarak olabilir. bakarak olabilir. hiçbir şey yapmadan durarak olabilir. göz kırpmak dahi. ve kafa sallamak dahil. yaza da bilirsin. resim çizdin diyelim. o da olumlu. sanatın her türü. ifadenin her şeklini söylemenin içine sokabiliriz. 

3 Mart 2017 Cuma

hakkımda

martın üçüncü günü. iki bin on yedinin bahara adımı. ben de bir adım atmış olayım. koskoca yıl bile adımlıyor. bu üç gün sürmüş olsa bile gerçekleşiyor. ben yerimde saymış olmayayım. bloglarda olması gereken bir kısım imiş. benim blogumda da olsun madem. eksik kalmayayım. 

1 Mart 2017 Çarşamba

democracy

eğmesene lan başını diye bağırdı. kükredi hatta. ve hatta duyabilecek kulakların tamamı duydu bunu. çevredeki insanların iki katı kadar kulak işitti olanları. aynı sayıda gözün şahit olamadığı bir bağrışma yankılandı sokaklarda. eğmeyeceksin olum bu başını diye yineledi. aynı şeyi elli kere söyletme işte. dik dursana be adam. önce burnunu sildi. akabinde kafasını kaldırmasını bekledi herkes. kulaklar sana ne be adamı bekledi. sana ne oluyor sanki. istediğim şekilde devam ederim hayatıma. bunlar da beklendi. zihinlerde oluştu birkaç cümle. ancak her zaman olduğu gibi beklenen olmadı.

28 Şubat 2017 Salı

e

şakaklarının iki yanına kırlar serpilmiş. dört köşeli bir kırsalı andıran kafasından hafifçe süzülen teri sildi önce. bütün işini gücünü bırakıp da teri silmeli işte. garip bir motivasyonu var. bu ter silme işinin. vücut sanki kendine kanıtlar gibi. çalıştığını. meşguliyetini. kısacık bir an da olsa kat ettiğin mesafeyi düşünmek için tahsis edilen bu süreci, olabildiğince iyi değerlendirmeli. doğru noktalara temas edilerek hız, zamana bölündüğünde. optimum mesafeye ulaşılmalı. en azından başladığı noktadan hali hazırda bulunduğu konuma kadar gelebilmeli insan. elinde olmayan ve de olamayacak olan belirlenmiş periyotları fırsata çevirerek yoluna devam etmeli. ve gereklilik kipi hak ettiği değeri görmeli. mendilini cebine koydu. bunun için biraz acele ediyordu. elimle silse idim sanırım biraz daha zaman kazanmış olur. bu sayede işim daha erken biter. ben de daha önce ayrılabilirdim bu masadan diye düşünerek. mendili katlamadan cebine koydu. katlasa idi eğer daha da fazla zaman kaybedeceğinden çekiniyordu. öyle pek fazla çekimser biri sayılmasa da zaman konusunda çok titizdi. ve titizlik bazen insanı çekimser olmaya zorluyor. yapmak istediklerine engel oluyor. sandalyesini çok az sağa kaydırdı. yeleğini hafifçe düzeltti. gözlüğünü biraz daha itti yukarı doğru. burnu ile alnının birleştiği yerde yıllardır oluşan iz hizasına getirdi. hem gözlük hem de kendisi hissedilemeyecek bir rahatlığa kavuştu. refleksler biraz da böyle işte. çaktırmadan gelir kurulur bünyeye. daktilosunu kendine doğru çekti. hangi kelimede kaldığına baktı. hangi cümlede kaldığına baktı sonra. yine de hatırlayamadı. ne hakkındaydı yazdıkları. şaryodan kağıdı çıkarıp tekrar tekrar okuması gerekecekti bütün yazdıklarını. olacak oluyor işte diye geçirdi içinden. kaybedecek zamanımız varmış. ve madem öyle. aklının takılıp da kaldığı. elinin sürekli cebine gitmesine sebep olan mendili çıkardı. güzelce katladı. yavaşça ve dikkatlice tekrar cebine koydu. her şey yerli yerinde ve her şey uygun düştüğü ölçüde olmalıydı. matematiğe inancım giderek azaldı. matematiğin biraz haylaz biraz da yalnız bırakan elemanı. bir eksiltmesi gerekirken yapayalnız bırakanım. çok fazla matematik yazmışım diyerek kağıdı buruşturdu. çok fazla yalnız kalmışım diyerek kağıdı çöpe atmadı. yanına bıraktı. kısa süreliğine de olsa kağıda baktı. çok fazla kağıt buruşturmaya başladım diyerek eline aldı. sonra açtı kağıdı tekrar. buruşturulduktan sonra tekrar açılan kağıt ifadesine daldı gözleri. bu denli de olsa iz bırakabilmek adına yazmalıyım. ifadenin sonsuzluğuna bir eklenerek hem yok olmalı hem de sonsuzluğa dahil olmalıyım dedi. ve artık içinden söylemiyordu bunları. kısık sesle. ve giderek artan bir şiddetle. beni de alın aranıza lütfen. ifadesel sonsuzluk. yalvarıyorum size. bağırmaya başladığını fark ettiğinde hemen bıraktı konuşmayı. kenarda duran kağıtlardan bir tanesini alarak güzelce yerleştirdi yerine. sanırım bir karakter oluşturmak gerek. içinden geçenleri söylemek için oluşturulmuş bir karaktere ihtiyaç duymak acınası olsa da bazı zamanlar sahiden gerek. yazmak istediklerimi daha rahat ve daha az kendimle çelişerek yazmak için bir karaktere ihtiyaç duyuyorum. hem ben yazıyorum hem de bütün sorumluluğu karaktere yüklüyorum. sorumluluk almaktan kaçınan biri olmasam da iş ifade etmeye geldiğinde titizlik kaynaklı çekimserlik kendini gösteriyor. onu da geçtim gelip de gözümün önünde beliriyor. görmezden gelemiyorum. ancak karakter öyle mi. iki yıl sonra okusam bile bak neler söylüyor diyebilirim. raskolnikov mu yoksa dostoyevski mi daha sorumluluk sahibi sizce. suçsuz bir insanı öldürmekte. hem söyleyeceklerime sahip çıkacak hem de bütün sorumluluğu üzerine alacak bir karakter bulmak oldukça zor. ki bundan hiç haberi olmayacak oluşturacağım karakterin. mevsimlerce yaşasa da. iyi tarafından baktığında ölümsüz bile olsa. haberdar olmayacak. yaratıcısından. bu en acıklı şey olsa g. tam burada tırnağı kırılıyor. kaç kere de söyledi oysa kendi kendine. sinirli şekilde oturduğun vakit daktilonun başına. tırnaklarını kontrol etmeyi ihmal etme. e harfini dünyaya duyurmaya yarayan tuşun kenarından aldı kırılan tırnak parçasını. ayağa kalktı. 


her ne hikmetse. çöp kutusunun az üstüne bir ayna yerleştirmişti. hayatından çıkardığı şeyleri çöpe atarken kendi yüz ifadesine bakıyordu. emin olamaz ise. eğer. hayatından çıkarmak istediğine. tekrar geldiği yere dönüyordu. bunu da nereden çıkardığını tam olarak bilmese de. pişman olmayı sıfıra indirme gayretlerinin bir sonucu olduğu kesindi. kendi yüzüne bakmadan emin olamamanın cefası belki de. nihayetinde bir aynası vardı. mutfağın köşesinde duran çöp kutusunun az üzerinde. tam olarak göz hizasına bile takmamıştı. hafifçe eğilerek attığından mıdır çöpleri bilinmez ama hafifçe eğildiğinde yüz hizasına gelecek şekilde ayarlamıştı. yaşlılığı hiç hesaba katmadığı buradan belliydi daha. on yıl sonra eğilerek çöp atabileceğinin garantisini kim verebilir. hakikaten. bunlar göz ardı edilmemeli. ve gereklilik kipinin kıymeti bilinmeli. 



odasına döndüğünde ne kadar havasız bir ortamda çalıştığına ve buna rağmen hiç baş ağrısı çekmemesine şaşırdı. gitti pencereyi açtı önce. sonra sandalyesinin kenarına oturdu. ne yazdığını yine unutmuştu. kağıdı şaryodan ayırdı. gülmeye başladı. beyne oksijen gitmediği besbelli. bunlar yazmayı bırak akıldan geçmeyi dahi hak etmiyor diyerek. kağıdı buruşturdu. yanına koydu. aynaya bakmaya gerek duymadan hayatından çıkarmayı istemediğine karar vermişti. ne kadar da ikircikli. ne kadar da değişken olduğunu. hayatındaki her şeye karşı aynı mesafede kalamadığını. anladı. aslında yazmak zorunda da değilim. olmuyor ki olacak gibi de değil zaten. belki bir on sene sonra yeniden deneyebilirim. hatta o vakte kadar kısa notlar alarak tekrara düşme kısmını azaltır. farkındalığımı artırır. bir miktar imla öğrenir. kalemimi kuvvetlenir. döner gelirim. bu masanın başına. daktilomu çıkarır. önce tırnaklarımı keserim bu sandalyenin üzerinde. sonra da yazmaya başlarım. pencereden gelen hava zihnimi açtı diye sevinerek daktilonun çantasını aramaya gitti. 

23 Şubat 2017 Perşembe

iz

bazen dinlemek lazım. öyle her zaman duyduğun sesleri de değil. özellikle dinlemek istediğin sesleri. bunlardan birisi. dumanın ciğere değdiği anda çıkardığı ses. sadece sigara içenlerin bildiği. öğrenmek için sağlığın feda edildiği. her zaman duyamayacağın. herkesin bilmediği. olup olmadığı da şaibeli. uzun uzun anlatılabilir bir ses. küçücük bir dilime sıkışmış olsa bile çok uzun şekilde hem de. titreşimin kaybolmadığı. uzayda bir yerlerde hareketine devam ettiği varsayımıyla söylüyorum. sonsuza kadar anlatmak da mümkün. çok kısa bir titreşimi. sonsuza kadar duymak da mümkün. bir merhabayı. bir küfrü. bir gözyaşı damlasının süzülürken çıkardığı sesi. bir dumanın sesi dahi duyulabilir. ki bunlar istemekle mümkün. notaları tatlandırmak gibi görüntüleri de seslendirmek. acı mı geldi. bir koma diyez. tuzu mu az. biraz bemol. batıdan uzaklaşmak mı gerek. si yerine segah. yankılanmıyor mu. bir iki ördek. dalgalanıyor mu. bırakın öyle kalsın.

birkaç sesten daha bahsedebilirim aslında. seslendirilebilir birkaç görüntü daha ekleyebilirim. gerçekten. bunlar sorun değil. sorun külde. sorun dumandan arta kalanda. sorun her nefeste biraz daha tizleşen yanık kağıtta. sorun tablanın dolu olmasında. yer kalmamasında. bir sesi duyabilmek için harcanan zamanda. sorun izmaritlerin göze kötü görünmeye başlamasında. sorun ritmin bozulmasında. sorun. sigaranı küllüğe götürürken uçuşan külde. kirlenen halında. is kokan perdelerinde. ağzındaki tatta biraz da. dişindeki sarılık. dudağındaki iz. bunlar sorun. ciddi şekilde hem de. 

içme o zaman. insan neden zarar verir ki kendine. siz hiç duymak istediğiniz bir ses için her şeyi göze almadınız mı. hiç mi sessiz kalmadınız. bir kısım varlığı harcama. bozdurma. yok etme. feda etme derecesine ulaşmadınız. duymak istemeyi daha geç ölme dürtüsünün önüne koymadınız mı. o zaman. bir pakette yirmi. her birinde de sonsuz ses var. diyeceklerim şimdilik bu kadar.

22 Şubat 2017 Çarşamba

apaçık

yeni nesil sızlanmalarım var. o kadar da yeni nesil değil aslında. eskiye göre daha yeni nesil. şimdikine göre biraz daha eski nesil oluyorum. ortalama bir nesil de diyebiliriz. facebook filan ilk çıktığında bilgisayarı olan nesilim işte. ancak. ve ancak snapchat dedikleri şeyin de ne olduğunu bilmem. böyle bir neslin sızlanışı olacak olmakla birlikte kocaman bir nesli iki üç kıytırık uygulama ile tanımlamak da sanırım tam da bizim nesle özgü bir şey. olmasa da. ki olacak gibi de değil zaten. akıl kabul etse. içeriye sinmez. içeriye sinmeyen de kalıcı olmaz. kalıcı olmayan da uçar gider. uçup gidecek bir şeyinse derdine düşmek. tasalanmak. kaygı gütmek. gereksiz. faydasız. bir iki niteliksiz nitelik daha işte. ekleyelim. içimizden. bazen bir kelime yazacak olsam da yazmam. daha sonra okurken daha güzel bir kelime aklıma gelir diye. başkası okursa kendisine uygun düştüğü ölçüde içinden geçen başka bir kelime kullanır belki diye. kim bilir. orada bir kelimenin eksik yazıldığının farkına varan birisi çıkar bir vakit. günün birinde. bunlar mümkün şeyler. en azından akılların henüz bu denli körelmediğini düşünüyorum. yani bu ihtimali sıfıra düşürecek kadar.

kendimce yeni nesil sızlanmalarım var. sızı belki de. bilmiyorum. acı eşiğim düşük belki de. emin değilim. tam da hassas noktalara denk geliyor belki de. bu da bir ihtimal. illiyet bağına kafayı takmaktan vazgeçerek sonuca yöneliyorum. sızlanmalarım var. bir sabah uyanıyorum. birisi bir şarkı paylaşmış mesela. ben onu gün boyu dinliyorum. bir daha şarkı paylaşana kadar dinliyorum. yarın yokmuş. başka şarkı kalmamış gibi dinliyorum. dinlemekten midem bulansa. aklım karışsa. işlerim aksasa da dinliyorum. hayatımda dinlediğim en saçma ritme de sahip olsa. bana en ufak şey katmayacak da olsa. biraz daha sızlanma ekliyor da olsa. dinliyorum. tam şu anda da dinliyorum. sahiden sevmedim. ama dinliyorum. gittikçe nefret ediyorum. ama dinliyorum. birisi ile aidiyet kurabildiğim tek şey olduğundan belki de. telefonuma yükledim. dinliyorum. kaç yıllık telefonumda yedinci şarkı olarak yerini alan bir şeyi. tiksinerek dinliyorum.

yeni nesil sızlanmalarım var. başkasına aşık olmuş mesela. hayatım boyunca bir daha aşık olamayacak gibi hissediyorum. ki bu da bir sızlanma mesela. öyle az bir şey de değil. yokluk çoktur. varlığı alır götürür. geriye kendisi kalır. yokluk. kara delik gibi. çeker içine. ümidi.

çok nadir de olsa şuna üzülüyorum. eskisi kadar sızlanmıyorum. eskisi kadar etkilemiyor beni. bana ne ki. ne olacaksa olsun diyebiliyorum. hayatıma devam edemem gibi gelmiyor. her şey bitmiş gibi hissedemiyorum. kendimi karanlığa sürükleme işini daha acemice yapabiliyorum. var olan kelimelerden daha fazlasına ihtiyaç duymuyorum. fazlasını isteme. üretme uğraşına girme telaşım kalmadı. çok nadir de olsa buna üzülüyorum. sürekli olarak şunlu bunlu. birli şeyli konuşuyorum. tanımlamak hem gereksiz hem de yorucu olmaya başladı. tanım içten gelmeli. kendiliğinden var olmalı. ben sana tanımlar sunamam. sunsam bile ki yapamam. anlayamazsın.

yine de anlatayım hadi. anla diye yazmadığım belli olsun diye. bazen karanlık daha karanlık olur. daha siyah gelir. hatta siyah değil de siyah karanlık gelir. karanlık daha da siyah gözükür gözüne. siyahı göremesen de karanlık belirir gözünün önünde. işte şubat böyle bir ay. şubatın sonları böyle zamanlar. beş yıl önce. şubat sonları. bir gece. karanlığa bakmaya başladım ben. ama öylesine değil. bir şey görme umuduyla bakıyorum. karanlık ve ben. bakışıyoruz. benim nefeslerim hızlı hızlı. kalbimi duyuyorum. karanlık çok daha sakin. böyle olaylara alışmış karanlık. üstünü örtmüş belki. belki de bunlara tanık olmaktan kararmış. bilmiyorum. umursamıyorum. sıkıldım. burada bırakıyorum.

17 Şubat 2017 Cuma

taslak

taslak oluşturmak inanılmaz önemli bir şey. yeri geldiğinde ise inanılmazın ötesinde. aşırı unutkan biri olduğum söylenemez hatta hafızamın kuvvetli olduğu da konuşulur eş dost arasında. ancak iş yazmaya geldiği vakit yani yazmayı iş edindiğinde. taslak oluşturmak inanılmaz önemli bir şey haline geliyor. diyelim ki kaldırımda bekleyen birini gördün. ya da kaldırımda duran birini gördün. kaldırımda gördüğün herkesin birini beklediğini düşünme ön yanılgısı içerisine girdin. seni de oradan çıkaramadılar. sonra da gelip kaldırımda bekleyen birini gördüğünü iddia ettin. es kaza. şansına. sahiden de birini bekliyor olsun. kaldırımda gördüğün kişi. sen kaldırımda yürürken. adımlarını yavaşlattın biraz. bekleyen ve beklenenin karşılaşma anına şahit olmak için. belirli bir amaçla. kasten. yürüyebildiğin en yavaş şekilde yürüdün. bir taraftan fazla da  abartmayayım bu yavaşlama işini diye düşünerek. sonra insanlar bu neden yavaş yürüyor diye geçirmesin aklından. insanların aklından bile geçmeye tahammülünün kalmadığı bir günde. dikkat çekmeyecek ancak tahminden yüksek olasılığa ilerleyen bir karşılaşma anına da şahit olma ihtimalini artırmaya çalışarak. yürümeye devam ettin diyelim. bunlar biraz varsayım. biraz da başka şeyler. ve sonsuz tane biraz bir araya gelse bir tüm etmez. tam. bütün. bunlar elde edilebilir şeyler değil zaten. sen ulaşamazsın.

8 Şubat 2017 Çarşamba

zaman zaman

zaman. bir şeyler getirir. bir şeyler götürür. zamanla. sen bir şeylere ulaşırsın. bir şeylerden kurtulursun. bir şeyler kaybedersin. birisiyle karşılaşırsın. karşılaştığın biriyle ayrılırsın. bir şeyler anlam kazanır. bir şeyler anlam kaybeder. zaman içerisinde olmayacak şey yok. ki zaten her şey geçen ve gelecek zaman içinde olur. şu an bir şeyler oluyorsa. o da sana kalmış. var ise olan bir şey. hem de şu anda. yaşa onu. olabildiğince. haberin olmadan. geçip gidecek. hem zaman. hem de şuan olan her ne ise. fark et. hisset. sonra bırak gitsin ama. ısrar etme. tadı kaçmasın. olması gereken olsun. yaşanması gereken yaşansın. bir yere kadar. zamanın çizdiği sınırları zorlama. sahilde bir yerlerdesin mesela. dalga geliyor ayaklarına. bırak o dalgayı geri gitsin. yakalamaya çalışma. denesen bile. elinde kalacak şey bir avuç tuzlu su. senin kontrol edebildiğin kısım. bir miktar deniz suyu. senden haberi olmadan olağan döngüsüne devam eden okyanusa yön veremezsin. kabullenmeyi öğren. sonra uygula. marjinal fayda. işte burada. başla.

şikayet

bir iki şikayetim var. zaten kimin şikayeti yok ki. şimdi düşün. her gün uğradığın bir büfe var. her allahın günü uğrayıp aynı şeyleri aldığın. aynı günaydın. aynı teşekkür ederim ve aynı kolay gelsinler. her ne kadar sen aynı şeyleri yapsan da. büfe bu büfe. senden başka gelenler var mesela. büfede karşılaştığın her yeni kişi. o günü farklı kılan kişi. ve ben genellikle günümü büfede karşılaştığım kişiye göre şekillendiririm. gün içerisinde vazgeçemediğim hatta ihtiyaç duyduğum belirli bir düşünme süresi var. işte bu düşünme süresini büfede karşılaştığım kişiye göre yönlendiririm. daha dün. büfeye gitmişim. aynı istekler. aynı sözler. falan. biraz oyalanıyorum. birisi daha gelsin de kendi düşüncelerimle baş başa kalmayayım. biriyle karşılaşayım da o büfede. kendi düşünmek istediklerimi düşünmeyeyim diye. biraz daha bekliyorum. birisi geliyor çok bekletmeden. öyle fazla bir giriş cümlesi sarf etmeden. isteklerini sıralıyor. büfe de istediği ne varsa ona sunuyor aslında. teşekkür bile etmiyor. sonra 'ya arkadaş bu da olur mu' diyor. şimdi bu 'ya arkadaş bu da olur mu' soru cümlesi değil. büfe ile ilgili bir sitem cümlesi de değil. bu cümle birisi benimle iletişime geçsin. çok yoruldum. şikayetlerim var. ve bu şikayetlerimi kendi içimde düşünmekten bıktım. birileri ile konuşmak. en azından sesli olarak bu şikayetlerimi dile getirmek istiyorum demek. daha önceden tecrübem olduğu için hiç ses etmedim. bir şey söylesem. eğer. sonu gelmeyen bir sitemle karşılaşacağım. biliyorum. büfe. o benden de tecrübeli. o duymuyor bile artık böyle şeyleri. 'ya arkadaş bu da olur mu'. cümlesini kuran arkadaş. bir geri dönüş ya da herhangi bir tepki duyamadığı için uzaklaşıyor. içten içe şikayet etmeyi sürdürerek.

laciverde dair

şimdi hala
öldün mü kaldın mı diye soranlar oluyor
sen kalmadın, ki
bense bir daha ölemem muhtemelen
çıplak bedenini soğuktan korumaya çalışan bir şehirde
bütün özgürlüklere rağmen
mahkumunum
bütün o mevsimleri
yerin dibinden izliyorum
bir mektup vardı ya, senden, hiç ulaşamayan
inan hala bekliyorum
mavi bir renkse eğer lacivert daha da renk
işte şimdi söylüyorum
çok mu geç
çok mu uzağız birbirimizden
sahiden öldüm mü ben
tabutumun çivilerini kendi ellerimle mi çaktım
kendi taziyemde yapayalnız mı kaldım, söyle
ama bak yüreğimin üzeri açık kalmış besbelli
çünkü artık ben
önce kalbimden başlayarak üşüyorum.

aslında olurdu aslını bilmediğimizden

şimdi desem ki, bir gece vakti
öyle bir kere görmekle
olmaz deme
dinle, tanırsın belki
istersin sen de
okusan sadece
duyar mısın
şanssa eğer bunun adı
ya da bir lütuf
her ne ise işte
bir tahammül belki
fazla mı
gereksiz mi
olmaz mı
duymaz mısın

bir ara

Mucize var mıdır? Evet. Kesinlikle. Ama kapsamını biraz daraltmak gerek. Çoğu konuda mucize yok ki zaten gerek de yok. sadece bizim hayal gücümüzün sınırı var. Belki de düşüncelerimizi sınırlıyoruz. Bilerek. Ve isteyerek yani. Korkudan mıdır bilmiyorum ama bir şeyleri mucize sınıfına sokarak üzerine düşünmekten kaçınıyoruz. Kaçınmak da az kaldı şimdi. Kaçıyoruz. İşte temkinli olmakla ön yargılı olmak arasındaki fark burada. Kaçmak ile kaçınmayı ayıran temel mesele. Ön yargılarla yaşanmaz. Hayatımızı ya da kendimizi alıp şuradan şuraya götüremeyiz. Öylece kalırız. Issız bir adada. Çevredeki denizler ön yargı dalgalarıyla öyle bir kaplanmıştır ki hiçbir gemi kıyıya gelmeyi bırak açıklara dahi yaklaşamaz. Öte yandan kaçınmak fıtratdan ileri gelirken kaçmak bir tercihtir. Kendi tercihlerimizle kendimizi neden ıssız bir adada mahsur bırakırız ki. Ve akla bir ada geldiğinde neden bu ıssız bir ada olmak zorundadır anlamak mümkün değil. Bir adayı bile üç beş kişi ile paylaşamayacak kadar ne yaşamız olabiliriz. Neden benciliz. Neden korkağız. Neden kaçıyoruz bu denli. Hem de tercih ederek. Hem de kasten.

versascus

Zamirleri sevmeye başladım. Önceden anlamsız ve ifadesiz bulduğum bir şey olmasına rağmen son zamanlarda bir yerlerden başladım sevmeye. Zaten hep böyledir. bir anda. bütünüyle sevemezsin. Ya da ben yapamam en azından. Olsa bile. Yani diyelim ki böyle aniden bütünüyle sevebilen birisi var. Pek güven vermez bana. Neden versin ki hem de. Kimse bana güven vermek için yaşamıyor. Ben de kimseye güven vermek için yaşayacak değilim. Bir yandan da ben güven veremem zaten. Ancak bana güvenilebilir. Böylesi daha iyi. Daha sağlıklı. Daha sağlam. Daha bir şeyler işte. Yine sonu gelmeyecek bir döngüye girmiş gibi. Şöyle çok kapsamlı bir sıfat filan bulsalar da kurtulsak artık. Var olanları biliyorum. Merak etme. Şu sıfat da çok kapsamlı aslında diye aklından geçmesin hiç.

iki sigara içimlik

her şeyin bir hikayesi var galiba. yani neden olmasın ki? bir hikayeye sahip olmak zor değil. bir şeyi başka bir şeyden ayırt edebilecek bir ölçüt de değil. sadece bir şeyin hikayesini tamamıyla bilmek zor. bir hikayeyi bilmek içinse ya anlatıcı olacaksın ya dinleyici ya da hikayenin kahramanı.

üçüncü derece

.


aniden çıktı karşıma kentakili kartal fahri. eryamanda tanıştım kendisi ile. fahri hadi kartal olabilir de kentaki ne olum diyorum. hiç sorma abi ben de bilmiyorum aslında benim içim temiz ama arkadaş çevrem kötü diyor. dur lan hemen satma arkadaşlarını diye telkin ettim. hiç mi merak edip de bakmadın. neresi bu kentaki diye sormadan önce. yok abi zaten internet kafeye ne zaman gitsem yarım saatlik açtırıyorum onda da kız mız peşinde koşuyoz işte diyor bana. iyi lan siktir et zaten kentaki ne amınakouim diyorum. arada bir samimiyet oluşturmak istersem ilk adımı küfürle atarım ben. ve bana göre en samimi ilk adımdır küfür. öyle bakış makış hikaye yani. hatta güzel bir konu bulur siktir et derim. bu önemli bak. yani ilk adımı küfürle atan kişiler için. neyse haklısın abi diyor amerikadamıymış neymiş zaten bilsem nolacak madalya mı takacaklar beş lira mı fişekleyecekler diyor. harbi adamsın fahri diyorum yok mu buralarda çay çorba içebileceğimiz bir yer gel sana oralet ısmarlayayım diye diretiyorum kartal fahriye. çocuk da yok abi ne gerek var abi filan diyor. olum oraleti sevmiyorsan söyle çay da ısmarlarım ha diyorum. hatta siktir et sen onları gel kivi içelim diyorum. bu ikinci siktir et ile aşırı samimi bir hal alıyoruz. hemen akabinde de kendimizi acayip bir yerde buluyoruz. yani çay ocağı desem değil. kahvehane desem değil. bir iki değil daha işte. kafe değil. avm değil. kumarhane ya da kıraathane de değil. kentakili kartal fahrinin her zaman geldiği yer burası. masalar sigara yanığı. kafası kesilmiş pet şişeler kül tablası filan. lan fahri bu ne mk bizi sikmesinler burda diyorum. yok abi ayıp ediyon semt bizim diyor. semtini yerim fahri şimdi burada iki kivi sipariş etmem ben diyorum. git adamın kulağına yavaşça iki kivi diye fısılda çabuk. mırın kırın edecek gibi oluyor ama parlıament paketini sıvazlamaya başladığımda çoktan kalkmıştı masadan. iyi çocuk bu fahri. kiviler dumanı üzerinde gelirken diyorum ki fahri yak lan hadi bir tane. ama bak on sekiz yaşından küçüksen söyle. yok abi ne on sekizi askere gidecem diye götüm tutuşuyor diyor. al la tamam yak o zaman diyorum tam da kivilerin kokusu burnuma gelirken. ee fahri sen ne ayaksın olum insanın askere gideceğim diye götü tutuşur mu hiç. bu mu senin olayın filan diye darlıyorum azıcık. yok abi vatan borcu namus borcu seve seve giderim ama şu aralar maddi durumlar sıkışık on iki ay boyunca da bir şey kazanamayacak olmak beni düşündürüyor diyor. tabii ki tek seferde ve bu kadar düzgün ifade etmiyor ama olayın özeti bu. para la para. dolar molar da değil. ekmek parası. neyse fahri siktir et sen bunları düşünme her iş olacağına varır diyerek üçüncü siktirimi çekiyor ve abi kardeş olduğumuzu zımnen ifade ediyorum. hadi kentakiyi geçtim bu kartal ne lan diyorum. gözünde on beş derece gözlük. uçuyon mu yoksa sen? abi diyor allahtan kivi mivi yoktu ağzımda yoksa püskürtürdüm ha üzerine. ne uçması ben yüzmeyi bile bilmem hatta deniz görmedim ömrümde. ankarada deniz yok ya ondan diye ekliyor sonuna kıs kıs gülerek. olum aynı resimde göründüğü gibi deniz. görmekte bi bok yok yani önemli olan kokusu diyorum. o daha güzel bak. bir gün denize filan işin düşerse bakma mal mal. gözlerini kapat ve kokla. abi ben gözümü kapatmam gözün açık olacak bu devirde götü kollayacan diyor. haklısın lan fahri. aferin diyecek oluyorum ki sigaralarımız bitiyor. kül tablası diye önümüze koyulan pet şişeden bozmaya sallıyoruz izmaritleri. abi be diyor bir tane de kulak arkası versen. yolluk niyetine. gidiyon mu lan fahri ne bu acele. abi iş güç işte. ustam kızar sonra diyor alelacele. bir yandan da gözü sigara paketinde. içinden çıkarıp bir tane alıyorum yavaşça. bu benim yolluğum olsun kentakili kartal fahri gerisi de senin artık yolda mı içersin sabaha mı bırakırsın sana kalmış. kral adamsın be abi diyor. bu arada senin adın ne? işte fahri diyorum. işte onu tamamen siktir et. hadi yolun açık bahtın güzel olsun. londraya yolun düşerse bul beni diyorum en son. gülerek uzaklaşıyor. şaka yaptım sandı galiba. güzel insandı kentakili. sevdim. saydım. imrendim de. işine gidecek diye birazdan. yevmiyesini alıp akşam eve geçecek oradan. sabah yine işe. sonra askere. kalp kırıklıkları olacak. nacizane. gelecek evlenecek fahri. düğün yapacak. kendi semtinde. çocukluk arkadaşlarıyla karşılıklı oynayacak. nihayetinde yine çalışacak ama. bu sefer hem ekmek parası hem de düğünden kalan borçları ödemek için. halının taksiti biter bitmez tüplüden lcdye geçecek. akşam meyhaneden geç döndüğünde daha az azar yemek için yapacak bunları. bulaşık makinesi siemens olacak fahrinin evinde. armatürler e.c.a. perdeler zebra stor olacak ki haftasonu bir şeyler yapabilsin çocukluk arkadaşı manav mustafa ile. şahane adamsın be kentakili kartal fahri. vesselam.

entüistyonist

anlamsızlığını başlığından alan bir blogum var. hiçbir şey tam değil. biraz. ve bu eksikliklerin ne olduğu belli değil. şey.

ben değil bir arkadaş

kış geliyordu. en son bıraktığımda öyleydi yani. kış geliyordu. kocaman bir güz mevsiminin sadece gelecek olan kışa hazırlık olduğunu düşünmeden edemiyordum. kış gelirken işte. sadece bunlar vardı aklımda. güz ne ifade ediyordu. bu sarılık nedendi. bütün canlıların kıştan beklentileri ancak hazırlanmak suretiyle mi karşılanabiliyordu. sonra bir anda olanlar oldu. kış geliverdi. kapımızın önüne geldi. çatımıza bembeyaz kondu kış.

so prismatic

kalkanlarımı gürzlerle parçaladılar
acımadılar evet
hem de hiç
hiç başka yolu yokmuş gibi
benden kalan ne varsa üzerine basa basa
kendi yollarının doğruluğundan emin
anlamsız bir mağrurlukla
ilerlediklerini sandılar
hala sahibim ama
demir ipliklerden ördüğüm zırhıma

subito

Birazdan en hızlı yazabildiğim kelimeler ile bir şeyler yazacağım. Az sonra. Klavyenin ortasındaki harfleri kullanacağım sıklıkla. En az yüzde altmış oranında yapacağım bunu. Çünkü vakit mühim. Bak işte önemli yerine mühim yazdım. Bu da bir gösterge. Dikkat edersen fark edemeyeceğin şey yok. Ya da az. Tahmininden hallice en azından. Hiç yoktan.  Göstergelere dikkat etmek gerek. Bir de ayrıştırmak. Kasten yanlışa yönlendiren göstergeler ile dolu piyasa. Ve piyasa büyük artık. Dünya diyen de var. Piyasayı daha hızlı yazabildiğimden işte. Yoksa neden dünya yazmak yerine piyasa yazayım. Harf sayısı fazla bir kere. Bu arada boş yere iki dünya, iki de piyasa yazdım. Zamanı kaybetmekten başka şansımız yok galiba. Şans yazınca da olumlu gibi oldu. Başka şanssızlığımız yok sanırım. Bu da her zamanki kullanımın dışında oldu. Olsun. Varsın.

kelime enflasyonu

bir yazıya başlamak zor. bitirmekse imkansıza yakın. en son noktanı koydun diyelim. yine de bitiremiyorsun kafanda. en azından ben yapamıyorum. yazdıklarıma yazı. en sondaki karanlığa da nokta diyebilirsek tabii. hemen her şeyin ön koşulu var galiba. her kelimenin. her noktalama işaretinin. öncesinde biraz bir şeyler olmalı ki sen o kelimeyi kullanabil. noktanı koy en sona. kelime kullanabilme eşiği olmalı. sarf etme ölçütleri olmalı. bazı kelimelere yazık edildiğini düşünüyorum. amansız şekilde kullanılmalarından. marjinal diyetlere tabii tutulmalarından. melankolik açlığa aperitif olmalarından. dertliyim. savruk kelime kullanımından.

chill

Üşümemek elde değil. Çok soğuk. Beklediğimden daha soğuk. Çocukluğumdan daha buz tutmuş her yer. Kendimden başlayarak değerlendirmek gerekirse. Daha kırağı her taraf. Bembeyaz. Ama soğuk. Üşüyorum. Umduğumdan daha fazla. Sanki havadan değil de beni ısıtan şeylerin azlığından. Isıtıcı yokluğundan. Yetersizliğinden. Mont ve atkıdan bahsetmiyorum burada. Eldiven ve bere de değil benim derdim. Botlarım da daha kaliteli çok şükür. Ancak heycanım yok. Adrenalinim düşük. Bazal metabolizmanın eşiğindeyim. Lizozomun yok ediciliğinden kaçınan üç beş hücrem ile hayatta kalma uğraşı veriyorum. Soğukta. Üşüyerek.

sculpture




uçları varsa eğer hislerin. ya da sınırlar çizebilirsek duygulara. tanımlayabilirsek birine karşı ne hissettiğimizi. işte o zaman. aşktan bahsetmek gerek biraz. biraz dediysem azlığından değil. bahsedilebilirliğinden. ya da bahsini açacak tahammüle ulaşılabilirliğinden. diyelim ki biri var. ki gerçekten de birileri vardır her zaman. az da olsa çok da olsa muhakkak birileri vardır. biraz bir şeyler hissetmek için. sürekli birileri girer aklına. yavaşça. çaktırmadan. göz ardı edilerek gelir kurulur gecelerine. sonra bir şiir okursun mesela aklına gelir. bir gün doğumu izliyorsun diyelim. o kızıllığın güzelliği cezbetmez seni. onun kadar güzel değil der. onu düşünmeye başlarsın yine. ya da bir dağ başındasın. en temiz, en ferah havayı soluyorsun. çam kokuları sarmış etrafı. keşke dersin. yanımda olsa. paylaşabilsek havaların en temizini. berrak bir pınar bulsak da ellerimle su içirsem. işte bu sürekli olarak akla düşme aşaması. senin fark etmen gereken zaman dilimi. aşkı belki. ya da işte nasıl tanımlamak istersen. vuruldum diyen de var. gönlüme taht kurdu diyen de. aklımdan çıkmıyor diyen de var. seni düşünmekle başlayan cümlelerle edebi eserler ortaya koyan da.

sonrasında. aşkı tanımladın diyelim. bunun gerçekliğini ayırt etmek öyle pek mümküm gözükmüyor bana. nihayetinde kafanda kurduğun bir düzenekte. bir ilizyondan ibaret her şey. eğer aşıksan ve bu gerçekse. bu ilizyona muhtaçsın yoksa elinde bir avuç hayal kırıklığı kalır. bu muymuş aşk dersin. biraz süslemek gerek. kendin için. endorfin için belki. neyse işte bir ilizyonun gerçekliğini tartışmak gereksiz. faydasız. ama hadi pragmatik de değilsin diyelim. romantiksin. duygu senin için her şey. belirli bir kâr etme amacı gütmüyorsun. bir duyguya sahip olurken. ya da duygunun sahip olunacak bir şey olmadığını düşünüyorsun. ki o da olumlu.

tarih tekerrürden ibarettir ve her şeyin başı, sonu. yükselişi, zirvesi ve o zirveden inişi vardır. işte senin gerçekliğe en çok yaklaştığın yer o zirve. oraya ulaştığında bir de bakmışsın ki arkası boş. sonsuzluk. kafandaki fantezi aslında o zirvede bulunmuyor. sen de çıktığından daha hızlı inmeye başlarsın o zirveden. otokontrolünü kaybettiğin zamanlar düşersin uçurumlardan aşağı. işte bu düşmeler canını yakar adamın. acır. sahip olduğun acı eşiğine göre hissettiğin bir acı. kimisi dayanamaz. ağlar. kimisi bir miktar sessizlik ekler göz yaşlarına. kimisi bir miktar rakı ile pansuman yapar yaralarına. sonunda zemine ulaşırsın belki ama uzun süren bir yolculuk bu. uzun dediysem süresinden değil. zamandan ayrı değerlendirmek gerektiğinden. ya da o çıktığın yolda farklı bir zaman dilimine dahil olursun. işte zemine ulaştığında başta kendin olmak üzere hemen her şeyin değişmiş olduğunu görürsün. tabii görebilirsen. o zirve artık çok uzak gözükür gözüne. bir daha çıkmak için uğraşmazsın. hep bir dağın eteklerinde dolaşırsın. belki azmeder bir daha bakmak istersin. zirveye. o da sana kalmış.

5 Şubat 2017 Pazar

tempus dolere

hüzün o kadar da uzağımızda mı
yaprak ne hisseder düşerken
güz yaklaşırken korkar mı
haberi var mıdır
bir mevsimin, sonu olacağından

25 Ocak 2017 Çarşamba

casual

Evet dostlar öncelikle şunu belirtmeliyim ki özlemişim. Tahminimin ötesinde bir şiddetle özlemişim. Ancak tuşlara elimin değdiği anda hissedebildiğim bir çeşit özlem bu. Daha öncesinde farkında değildim. Nasıl olabilirdim ki zaten. Bir duyguyu tekrar yaşamadan ne kadar özlendiğini nasıl bilebilir insan. Nasıl olur da iki tarafın bulunmadığı bir durumda karşılaştırma yapabilir. İşte şimdi. Tekrardan dokunabildim tuşlara. Nihayet. İçimden bir şeyler tekrar yazmak zamanı geldiğini söyledi bana.

16 Ocak 2017 Pazartesi

schubertiade

bir arabacının arabasından indikten sonra dün gece yağan kardan arta kalan çamura bulanan topuklarını sürüyerek dört basamaklı bir çitten atlarken çıkardığı sesleri anlatmak isterdim aslında. lakin bu kadar uzun cümleler kurmak sıkıyor beni. okurken neyse de yazarken bir sürü şeye dikkat etmen gerekiyor bu kadar uzun cümlelerde. dikkat etmek de sıkıcı işte. garip bir şekilde. yine aynı şeyi daha kısa cümlelerle anlatmak mümkün mü. bence değil. cümleler ne kadar kısalırsa. araya o kadar fazla hayal gücü giriyor.