6 Kasım 2016 Pazar

itiraf

size bir iki şeyden bahsedeyim. zorunda olmadığım halde. zaten adı da bu yüzden itiraf değil mi? işte bu isimlendirmeler oldukça sıkıntılı. itiraf deyince sanki bir suçunu anlatıyormuşsun da arınmayı bekliyormuş gibisin. ve iradeni etkileyen en ufak şey yokmuş gibi çevrende. irademi etkileyecek şeylerden de kaçınırım. alkol gibi. aşırı yoğun duygusal bağlar kurmak gibi. insan kendini özgürleştirmeden nasıl olur da özgür bir çevre bekler. ki özgürlük de bağımsızlık değildir. kendi seçimlerin ile var olmaktır. bağımlı olmayı da seçebilirsin. sana kalmış. işte bir arkadaşın zamanında ifade edemediği gibi kimsenin özgürlüğüne hiç kimse karışamaz. evet seçim yapabilme kabiliyetine özgürlük diyorum ben. bu tanım da kişiyi sonsuz şekilde özgürleştiriyor. hatta zamanın birinde şöyle bir özgürlük tanımı duymuştum; başkalarının haklarına müdahale etmeden yaşamak. sanırım böyle bir şeydi ve bana tam olarak özgür hissettirmemişti. başkalarının haklarına müdahale etmek istiyorsam ve bunu yapamıyorsam. bunun neresi özgürlük. ki bunu yapan da var. olur mu öyle şey demeyin. mesela adamın biri benim çiftlikte bir evim olsun diyor. ve oluyor. ne kadar özgürce. değil mi?

hala bir iki şeyden bahsetmedim. bahsetmiş de olabilirim ama bahsetmiş gibi hissetmiyorum. yani böyle yaptıktan sonra hiç yapmış gibi hissetmediğim bir sürü olay var. mesela birisini tanıyorum. ama nasıl oluyorsa bir süre sonra hiç tanımamış gibi hissediyorum. gerçekten de tanışmayı gereksiz bulmaya başladım. gereklilikten kastım fayda da değil. inanın hiç pragmatik bir insan olamadım ben hayatta. gereksiz bulma sebebim. ilerleyemediğimi hissetmek. karşındaki insanı ne kadar tanımaya çalışırsan çalış ve karşındaki insana da seni tanıması için gereğinden fazla şekilde imkan ver. yine sonuç aynı. bir şeyler. hem de hiç bilemeyeceğin bir şeyler oluyor. sanki seni hiç tanımıyormuş gibi. ya da kendini sana hiç tanıtmamış gibi davranıyor. böyle davranması da bir çeşit kendini ifade etme biçimi olabilir ancak bu kadar katmanlı insanlar olmak için çok genç yaştayız. kitaplarda okuduğumuz derinlikte çocukluklar geçirmediğimize de eminim. en büyük derdi güneşin batması olan bir çocuktum ben çoğu zaman. neyse işte. bazen bir şeyler oluyor ama ben olmamış gibi hissediyorum. bundan da hoşnut değilim.

hoşnut olmadığım bir iki şey daha var aslında. ama size hoşnut olduğum bir şeyden bahsedeceğim. şimdiden söyleyeyim ama sonrasında hiç bahsetmemiş gibi hissedebilir ve bunları nasıl ve nereden öğrendiğinizi sorgulayabilirim. çünkü ben hastalıklı bir bireyim. ya da insanlar bana bu şekilde baktığı için öyle hissediyorum. neyse işte son üç gündür gerçekten hoşnut olduğum bir şey var. bundan tam üç gün önce. yani iki gece üç gündüz önce. sabah uyandım. kafam nasıl bozuk. ama neye bozuk olduğunu da hatırlamıyorum. üzerime bir şeyler giyip sigara içmek için dışarı çıktım. odam bir eve. evim bir binaya. binam da küçük bir siteye bağlı benim. kafam bozuk diye sitenin bahçesi de yetmedi bana. siteden dışarı çıktım. tam karşımda bir park var. hava da çok kapalı sayılmaz ama parka gitmek istemedim. bu şehirde içim dışım park oldu zaten. neyse metro durağına doğru yürüdüm biraz. ilk sigaramı bitirmiştim bile o arada. sonra tam bir tane daha yakacaktım ki evsiz bir hanımefendi fazladan sigaram olup olmadığını sordu. sure mu desem alright mı desem diye düşünürken bir sigara uzattım o arada ve hiçbir şey söylemedim. bu saatte ne geziyorsun diye sordu. kafam bozuk ama neye olduğunu bilmiyorum dedim. bu şehir böyle yapar adamı sen bilmezsin dedi. siz biliyor musunuz dedim ve hiç de kısa sayılmayacak bir muhabbete giriştik. üç sabahtır da yaklaşık üç sigara içimlik sohbetlerimizi sürdürüyoruz. yakında ben de evsiz olabilirim.  sabah muhabbeti evsiz gurubumuz giderek genişliyor. yeni evsizler tanıyorum. ve çevremde dört duvar arasına sığınmayan. korkak olmayan. istediği gibi yaşamaktan geri kalmayan insanlar var. hoşnutum.

Hoşnut olmadığım bir iki şeyden bahsedebilirim şimdi. Sadece bahis ama. Fazlasını beklemeyin. öncelikle biraz uzun ve karmaşık şeyler yazacağım. yani niyetim bu yönde. yazının ortalarında filan vazgeçer miyim? emin değilim. fakat yazarım belki de. bilmiyorum. şimdi işte bu uyarıyı dikkate alarak bir beklentiniz olmadan devam edin. Ya da etmeyin. birazdan hukuk devletinin ne olduğunu anlatacağım. bizim neden olmadığımızı siz bulacaksınız. yani o kadarını da siz yapın lütfen.

neyse. şimdi hukuk devleti diye bir şey var. milletin ağzından düşmüyor ve burada millet derken de çevredeki insanları kast ediyorum. öyle gerçek manasında kullanmıyorum. işte bu hukuk devleti iki kelimeden oluşuyor. bak bilale anlatır gibi anlatacağım. cidden sabırla anlatacağım bunları size. bu kelimelerden bir tanesi hukuk. diğeri de devlet. hukuk devleti ise devletin hukuka göre işlemesi demek. yani her şey hukuka göre olacak. her şey hukukun sınırları içerisinde kalacak. bütün her şey hukuki güvence altında olacak. bunlar sakız oldu zaten. biliyorsunuz. şimdi biraz da hukuk ve devleti ayrı ayrı anlatayım. yani azıcık da şurama hukuk devleti olsun.

hukuku adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzeni diye tanımlayanlar var. yoksa bile umarım vardır yani. şimdi durduk yerde tanım uydurmuş olmayalım. işte bu tanımdan yola çıkarak hukukun varlığı için üç temel öge bir arada bulunmalı. adalet, toplumsal yaşam ve düzen. her ne kadar bütün toplulukların kendine göre bir düzeni olsa da hukuk için adalete yönelmek gerek. adalet ise ne olduğu kolay anlaşılabilecek bir şey. mesela tdk demiş ki yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması. işte tdk için adalet bu kadar basit. işte mesela yasa yoksa hak da yok. yani insan hakları filan. roosevelt boşuna mı yaşamış. bütün bir insanlık tarihi bu kadar hiçe sayılacak kadar ne yapmış? şimdi bana insan hakları anayasa ile güvence altında demeyin hiç. çünkü anayasa dedikçe bir gülme geliyor. bunların kendi içerisinde oluşturacağı sonsuz döngü bir yana bizim temel olarak adalete yönelme kısmında sıkıntımız var. yani adaleti istiyor muyuz? sağlamak gibi bir amacımız var mı? ve bu sorulara kesin cevaplar verebiliyor muyuz? sözde adalet sağlamak için kurduğumuz mekanizmalar çalışıyor mu ya da bunların ne yaptığını umursuyor muyuz? sahiden neredeyiz biz? göğe bakma durağında mı? adalet mekanizmasının ne olduğunu da anlatırım belki. Devam edelim bakalım ne olacak. Ben de net bir fikre sahip değilim ve burada net bir fikre sahip olmadığımı ifade etmek sanırım net bir fikir oluyor. Karışık olacağını söylemiş miydim? yine de sonuç olarak koskoca tdk bile adaleti o şekilde tanımlamışken benim şimdi burada çıkıp dağıtıcı ve denkleştirici adaletten filan bahsetmem ayıp olur. neyse kısacası. hukukun ne demek olduğu ve var olup olmadığı az çok anlaşılabilir. umarım bu çoğa daha yakındır.

sonrasında devlet tabii ki. yani hukuk var diyelim. ama devlet yok. işte orada yine hukuk devletinden söz edemeyiz. bize bir de devlet lazım. ve bu devlet olaylarının temeli platonun birlikte yaşama zorunluluğundan aristonun doğal bir oluşumuna oradan da toplum sözleşmesi teorilerine kadar gider. yani insanlar neden bir arada yaşamış. neden koruyucu, kollayıcı bir üst kuvvete ihtiyaç duymuş. ve özgürlüklerinden bir kısmını bu üst kuvvete neden teslim etmiş bu adamlar. rahat mı batmış? evet öyle diyen de var. ulan bu insanlara rahat batmış onlar da devlete ihtiyaç duymuş diyen adam var. bunlar ders olarak okutuluyor fakültelerde. bilmem nerelerde. neyse işte sonuç olarak biz bir şekilde çevremizdeki insanlar ile sözleşerek birlikte yaşama kararı almışız.  bu karardan sonra da her şey güllük gülistanlık olmamış. tarihte insanlar acı çekmiş. çünkü iyi sözleşememişler. yani bazı üç kağıtçılar culpa in contrahendoya uymamış. adam değilmiş onlar. bir takım insanlar da bu sözleşmelerdeki açıkları gidermiş. başka bir takım insanlar da sözleşmedeki açıkları kullanarak insanlık suçları işlemiş. ama yine de  her geçen gün daha optimum sözleşmeler imzalanmaya başlanmış. işte monarşiye oradan da cumhuriyete filan geçiş olsun. bunlar hep devlet şekli. zamanla oluşmuş. sonra daha da abartanlar olmuş. devleti tiplere ayırmışlar. polis devlet gibi. hukuk devleti gibi. bilmem ne gibi. sonra bazen insanlar devlete bir şey dememiş ama sözleşmedeki bir takım acayip durumları değiştirmek istemişler. devrimler olmuş. bazen sözleşme bazen de sistem tamamen değişmiş filan. tarihte çok şey var. biz günümüze gelelim. devletin temelinde sözleşme yatar. yani insanların belirli değerler çerçevesinde anlaşarak bir arada yaşama kararı alması. bunun en basit hali bugün anayasadır. yani öyle basit bir şey değil bu anayasa. Benim dediğime bakmayın. şimdi hemen anayasası olmayan devlet var deme. ben senin anlayabileceğin şekilde söylüyorum. cumhuriyet için. yani monarşi olmayan bir sistem için konuşuyorum. sadece monarşi olmayan sistemlerde mi anayasa oluyor diye soracak dikkatli okuyucu da sensin değil mi? örnek işte sadece örnek. daha basit anla diye. işte anayasada devlet hangi temeller üzerine kuruldu, nasıl işler bunlar anlatılır. yani devleti oluşturan unsurları açıklar. millet nedir? vatan nereye denir? egemenlik kime aittir? bunlar yazar yani anayasada. ki devlet de yine çağın gereklerine uygun olarak üç temel unsur üzerine kurulu. yasama. yürütme. yargı. yani bunlar yoksa. devlet de yok. bunların varlığı da devlet var demek değil. o anayasada yazan şekilde var olmalı. dengeli. birbirinden bağımsız. şimdi çıkıp da anayasayı biz şöyle kabul ettik. o plebisitti deme bana. Biliyorum. bunlar olması gerekenler zaten. neyse işte yoruldum. kısaca devlet bu.

sonuç olarak. hukuk var mı? devlet var mı? bu şartlar altında hukuk devleti olabilir mi?

ayrıca şunu da ekleyeyim son dönemlerdeki Avrupa birliği manyaklığımızdan dolayı hukuk devleti olma ölçütü bizim ülkemiz için artmıştır. ancak önce basit şeyleri anlayalım. sonrası grasshoper.

Biraz da adalet sisteminden bahsedeyim mi? Ben de sıkıldım aslında ama olay bir sonuca bağlansın istiyorum. adalet sistemi dedim ama yanlış anlamayın. bana göre yağlama yıkamacı. Yani önüne gelen kiri yıkıyor. Pası yağlıyor. Betimleyemiyorum bile sistemi gerisini siz düşünün. zaten dostoyevski de değilim.

bizim sözde uyguladığımız sistem temelde ikiye ayrılıyor. kanunu çıkaranlar. kanunu uygulayanlar. kanunu çıkaranlardan hiç bahsetmek bile istemiyorum. kimlerin milletvekili olduğu, kimlerin kanun filan çıkardığını hepimiz biliyoruz. Bilmiyor muyuz yoksa? aslında bilmesek daha iyi. cehalet mutluluktur. ama güzel ve kaliteli bir mutluluk değildir. ironi burada başlıyor biraz. gurup sözcüsünün el hareketlerine göre kanunları oylayan. çıkan kanun tam olarak kimi ve neyi ilgilendiriyor. bundan bile haberi olmayan insanlar. kanun koyucu sıfatına haiz. evet. hem komik hem de dramatik değil mi?

neyse kanun uygulayıcılar. hakimler. savcılar. bir de avukatlar var. bunların hepsi de hukuk fakültesi dediğimiz yerlerde eğitim alıyor. yine bu fakültelerden mezun hocalardan. yani hepsi de sınıf arkadaşı. meslektaş. daha bilmem neler. bir iki sıfat da siz ekleyebilirsiniz. terazinin kefeleri. sac ayakları gibi. keşke bütün derdimiz sıfatlar olsa. İktisadi ve idari bilimler fakültesi dediğimiz yerlerden mezun olanlar da hakim olabiliyor. O da olumlu.

yine bizim ülkemizde hakim veya savcı olmak için bir sınava girmek gerekiyor. adalet bakanlığının ösym'ye yaptırdığı bir sınav. son zamanlarda bu sınav olayları bile ironik hale geldi. çünkü önceden sınava karşı güven mülakata karşı imtina vardı. yani mülakat varsa. torpil demekti. ama işte son zamanlarda sınav soruları da çalınmış filan. torpil öyle değil böyle yapılır dercesine hem de. neyse sınava filan giriliyor. okul bahçesine bakıyorsun. lan şimdi bunlar mı hakim savcı olacak diyorsun. umarım işlerini hakkıyla yaparlar diyorsun. ne kadar da idealist insanlar. avukat olup da neden parayı kırmıyorlar diyorsun. tam o anda yandaki arkadaş. bu memleket meselesi gardaş sen anlamazsın diyor. uzaklara bakarak bir sigara yakıyorsun. tam da o anda işte. memleket meselesi muhabbetine ulaşma süremiz 3.4 saniyeye kadar düşmüş. hayret ederek içiyorsun sigaranı. sonra da stresli bir bekleme süreci. sınav açıklanıyor. lazım olan hakim savcının üç katı kadar adayı mülakata çağırıyorlar. bu mülakat kelimesi de içerisinde biraz ümit, biraz kaygı biraz da adalete olan inancın yitirilmesini barındırır zaten. lan acaba dersin mesela. bu sefer hakkıyla adam alacaklarmış diye duyumlar çıkar. ama şunu da herkes bilir yine. korkak insanlar işini şansa bırakmaz. hele adalete hiç teslim etmezler. bence en temel saçmalık, komedi ve dram bundan sonra başlıyor. mülakata çağrılmaya hak kazanmış hakim ve savcı adayları ki bunlar tam olarak gelecekte adalet sisteminin bir parçası olup adilane kararlar vermesi gereken insanlar, bir anda aştide veya sabiha gökçende görünmeye başlıyor. hem de mülakat günü gelmeden. hem de ankarada hiçbir işleri yokken. tabii ne geziyorsunuz siz burada diye soranlar olduğunda. mırın kırın. ama neden geldiklerini bilmediğini düşündüğüm kimse yok. adalet bakanlığı senin hsyk benim koşuşturuyorlar. hem spor oluyor. hem de adaleti sağlamak için torpil arıyorlar. komik mi? bence değil. sonrasında işte. amcası dayısı olanlar. bilmem neler. bundan tam da bizim memlekete hakim veya savcı olur diye düşünülerekten seçiliyor. işte o okul bahçesinde memleket meselesi diyen çocuk var ya. o da orada. hafif sırıtarak nasıl da üst bir seviyeden torpil bulduğunu anlatıyor. adalet akademisinin bahçesinde. elinde çay var. ama sigara yok. çünkü mekruh. bu kadar da korkuyor yaradandan. en sonunda anadolunun ücra köşelerine adalet dağıtmak için koşuyor.

bir de avukatlar var tabii. onları ne siz sorun. ne de ben söyleyim. ya da siz sorgulayın yine de ama benden duymuş olmayın.

aym'yi unuttum ya. işte o kadar akla gelmiyor artık. tebrikler. Sonuna kadar okudunuz sanırım. Ne kadar da lafzi yorumcu biriyim ve neden böyle olmayayım. Değil mi?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder