19 Temmuz 2017 Çarşamba

yetmiş yediden öte

kendime ait bir kelimem olsun istiyorum, çok mu
kimsenin daha önce kullanmadığını bırak
kimsenin aklından dahi geçmemiş olmalı
akıl işte, geçiş izni vermemiş olmalı
anlıyor musun
akıldan ses hızıyla geçerken mesela fikrin
senkronizasyon probleminden kafayı yemeli insan
nohutlar toplandıktan sonra tarlaları yakarlar hani, bilir misin
bilsen de duyamazsın zaten
yangının sesini ancak yaktıkları duyar
hadi biliyorsun diyelim
yani ne olacak, bildiğini var sayıyor olmak, yine de sana duyurmayacak
yangını diyorum yangını
hiçbir zaman duyamayacak olman, aslında fena olan
kokusu gelir burnuna yakılmış nohut tarlasının
bilmiyorsan zaten nohut tarlalarının, nohutlar toplandıktan sonra yakıldığını
nohut tarlalarını yakanın 
ateş değil de hasat olduğunu, hiç bilmezsin
anlıyor musun sahiden, boşa anlatmış olmayayım
boş yere anlatılacak bir şey değil çünkü nohut ve tarlası
işte akıldan üç yüz küsür kilometre bölü saat ile geçerken fikrin
foucault sarkacı dile gelir, ışığın hızına küfreder
ve kokun gelir burnuma, kokun yayılır göğün ilk iki katına
ve sen bilmezsin ama, ben hiç nohut yemedim
ve nohut yemeyi bırak, nohut dahi görmedim
ve ben hep, yanık nohut tarlaları gördüm
ve ben hiç, yanan bir nohut tarlası görmedim
ve ben hep, yandıktan sonra simsiyah halde nohut tarları gördüm
ve ben hiç, kokusunu almadığım bir nohut tarlası da görmedim
ve ben hissederken hep, aynı bağlacı kullanırım, mer
ve nohut tarlaları kokar işte, anlıyor musun
bak anlamıyorsan söyle artık, daha fazla günahına girmeyelim ateşin
daha fazla ilişmesin karanlık, nohut tarlalarına 
daha fazla kirlenmesin gökyüzü
nohut tarlaları yanarken çıkan, isli pisli dumandan
kendime ait bir kelimem olsun istiyordum ya hani, halen istiyorum bu arada
sarhoş bir kelime kabul ederse bana ait olduğunu
ya da ele ayağa düşerse aidiyet duygusu
kelimenin biri çıkıp da derse ki, lütfen daha fazla nohut ve tarlasından bahsetme
yorma kendini, bak ben buradayım, senin olmaya hazırım, temizim, safım
işte bir şekilde, kendime ait bir kelime var olursa bir gün
kendime ait o kelime;
senin anlamayacak olman olacak, anlıyor musun.















19 Mayıs 2017 Cuma

loop

laciverde dair şiirler yazdım bir süre
ve bir süre bekledim kabullenmesini
laciverdin, şiiri
iki demet uçurum devşirdim
iki tutam mahsuna muhatap eyledim
nasıl olduysa oldu
mütevazı hayallerimiz
mütevazi olmaktan öteye geçemedi
sonsuz bir düzlemde dahi kesişmedi
lacivert ve şiir
bir araya gelemedi


her cumartesi, pazardan eve döndüğümde
bir kısım ihtiyaçları dolaba yerleştirmek gibi bir şeydi
unuttuğun her bir parçanın aczini, hafta boyunca yaşama zarureti


yarın bir düzen tahsis edeceğiz daha
ve yarın bir nehrin yatağını sulayacağız
rasyonel cümleler kuracağız daha
ortak paydaları maalesef olan
radikal keşkeler katık edeceğiz hayatımıza
ve yarın pişmanlığın gölgesi düşecek ufuklara


bir gencin ilk gençlik hayalleri ile şehre ayak basışı
cebinde kalan son parayla aldığı sigarayı içişi
ele verecek
bir adamın kilometrelerce uzak bir şehirdeki
kalp kırıklığını 
sessizce ağlayışını


ve yarın yine unutayazacağız
tam unutacağız
yine yazacağız
yine yazacağız.


14 Mayıs 2017 Pazar

odd

zaman acımasız bir kabuk. yorgandan daha sıkı saran. alçıdan daha fazla kaşındıran. bir şekilde ve her nasılsa rahatsız edici bütün her şeye bir miktar daha rahatsızlık ekleyen. boyutsuzluğundan aldığı cüreti bozdurmadan harcayan. tomar tomar tümlüktür yekünü. sahiden bu saatler ne işe yarar. akrep dediğin yelkovanı kovalıyor hadi. şu saniyenin ne ola ki derdi. döner durur kendince. 

sokak ortasındaki bir kaşıktan yansıyan ışıktan daha mı doyurucu dersiniz. karşılaştırmaların çelimsizliğine karşı savaş açan deniz fenerleri. metaforik çığırlar açmış kaldırımların dipsiz ayak altlığı. ve daha da ayak altına alınan. kaldırım ile ayakkabı arasına sıkışmış toz zerreleri. örgü paspasların arasına gizlenmiş. dünyanın kendinden haberdar olmasını bekleyen bir miktar eve ilk giriş adımından geriye kalan. aklınıza gelen ilk kelime ile sonu olmayan cümlelerin bitmesini bekleyen noktalar. bir tabak pilavdan arta kalan son pirinç tanesi. güze rağmen hayata tutunan çam iğnesi. kışın da sürdürmez mi serüvenini. 

sonsuz soruları kaynatarak içilen çorbaların eksik kalan tuzu. bir kayanın gölgesine çadır kurmuş yabani otlar. ve gözümüzün görme yetisini aşan bir iki önemsenmeyen ayrıntıyla birlikte. neresinden bakıyoruz hayata. hangi tarafından daha yakınız var olanı anlamaya. trafolardan süzülen elektrik daha mı azdır akan sudan. bir cevap beklenmeden sorulan sorulardan daha mı heybetli bir fırıncının küreği. ekmek ve su. ve bir takım doğa olayları. 

öyle kolay değil şu anlama işi. tümden gelerek ya da tüme varmaya gayret ederek. yalpalayan. delik paletli dalgıç edasıyla şnorkel taşıma sevdalarına kapılıyoruz. sadece bu. dalmak için dalıyoruz diyebilirim size. iş olsunluğu hayati hale getirerek kendi hayatta kalışımız ile iş olsunluğu birbirine bağlıyoruz. bu bağlar kovalent olabilirdi. yani eskiden mümkündü. artık o kadar sağlam. sıkı ve kaliteli bağlar bulmak mümkün değil. sosyal içici seviyesinde bağlar kurabiliyoruz. ya da kurduğumuz eften büften boklara bağ diyoruz. ilişki de bu şekilde. tabii ki bir nebze. 

dedemle paylaşmak isterdim gençliğimi. doksanlar olsaydı benim olgunluk çağım. eminim daha bilmem ne olurdum. ve bunların tamamı olumlu. size olumsuz gelebilir. olumun göreceliliğini de anlatmak gerekmesin. onu da siz ayırt edin. lütfen. bir şeyler yapın. insan, türü gereği. parazit olmaya uygun değil. hem çok kalabalık. hem topluluklar halinde yaşıyor. hem de dünyaya yayılmış.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

restless

ağlamayalı uzun zaman olmuş. öyle göz yaşı ile olanından sanmayın. ki ağlamak göz yaşıyla gerçekleştirilebilecek bir eylem de değil. yani difüzyon ama bir osmoz değil. içinde tuttuğun her ne varsa başka bir tarafa kayıyor. ve bütün bunlar enerji harcamadan gerçekleşiyor. mesele tamamen yoğunluk meselesi. mesele ki içinde anlam bulan şeyin dış dünyada anlamsızlaşması. sen daha fazla yoğunlaşmıyorsun. dışarı seyreliyor. ya da tuzlu suya alışmış hücrelerini tatlı suya atıyorlar. dehidrasyondan ölüyorsun. ağlamak bir miktar ölmek demek. ölüme en yakın faaliyet. ve ağlamaya elverişli bünyeler. ölümü göze alabilenler. öte yandan en büyük fedakarlık belki de. ağlamak. kendince besleyip büyüttüğün ne varsa paylaşıyorsun. sırf dengede kalmak uğruna. yoksa dengesiz derler. ve yoksa dibe batarsın. askıda kalmak için yapılan en anlamsız eylem. ağlamak. zorunlu paylaşımların en ölümcülü. ve en basiretsiz tecrübe.


gerisini anlatmak beni biraz aşan bir şey sanırım. çünkü devam edemiyorum. normal şartlar altında kendiliğinden akması gerekirdi yazının. olmadı bu defa. söyleyeceklerim bitti ağlamakla ilgili. bu kadarcık olmadığına eminim. ağlamakla ilgili söylenecek şeylerin. belki de ağlarken yazmak zordur. ve belki de ağlarken ağlamayı yazmak zordur. yaşarken yaşamayı. severken sevmeyi. ve düşerken de düşmeyi yazmanın zorluğundan biraz daha fazla zor. ölürken ölmek yazılır mı. ölürken ölünür. başka bir şeyin telaşına düşülmez. ölmenin kargaşası ayrıdır. bunun ayrımına ancak ağlayabilen varır.



belirli bir iddiadan öteye gidemeyen bir şey söyleyin. ben de ağlamak diyeyim. hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamayacak. ve belki de ispat için canlı olmama hali aranacak. ya ağladığını iddia etmemeli insan. ya da yaşadığını. ikisi bir arada pek mümkün gözükmüyor bana. ki bir aradalığı günübirlik yolculuklarıma katık edebilir. hatta kulaktan dolma bilgiden yeğ tutabilirim. ağlamakla ilgili yazmaya çalışmaya devam edebilirim. yüksek olasılıktan yoğun isteğe doğru uzanan.

   

idiopathic

araç seslerinin arasına sıkışmış zihnini birkaç dakikalığına da olsa kurtarmaya çalıştı. bu pek mümkün gözükmese ya da işi mümkün kılacak olasılık çok küçük olsa bile denedi. böylesine bir şehirde denemekten ötesi yoktu belki de. ki denemekten berisi de yoktu. motor seslerinin esir aldığı tam bir deneme şehriydi burası. düşüneyazabiliyordu ancak. düşüneyazmayı deneyeyazmak da denilebilir. bir iki piston darbesi arasına sıkışmış hayatların hüküm sürdüğü. simsiyah kedilerle çevrili ve kornaların mızıka bellendiği amansız çöllerin ortasında kalmış sıcacık bir şehir. ısının sevimsizliği her ne kadar kendini belli etse de üşümeye yeğlenecek bir durumdan şikayetçi olmak pek yakışık almayacak. rüzgarın hakimiyeti dahi hissedilemiyor. aslında var. yok sayılamayacak derecede rüzgar dolu ciğerleri. şehrin göbeği. ucu ya da bucağı. rüzgarlı. fakat hakimiyet başka varlıklara terk edilmiş. yansıma seslerin yerini yapaylık ele geçirmiş. doğal olan ne var ise toza dumana karışmış. binalar çok uzun. gölgeler inanılmaz buruk. ağaçlar küsmüş sanki diyara. göç eden kuşlar mola vermez olmuş. simsiyah kedilere terk edilmiş şehir. gecenin kasveti gündüzün de sevinci bir tutam azalmış. hatta elle tutulur tarafı kalmamış. bunlar iyimser bir bakışla görülebilecek şeyler daha. ve dahası. ve bir miktar katrana bulanmış hüzünlü tarafı. insanların şehirden. canlıların doğadan. beklentisi kalmamış. ara sokaklara doğru sürükler isen bedenini karşına çıkacak tek gerçeklik. yokluk. terk edilmişliğin kekremsi kokusunu yayarak merhaba diyen bir hiçlik. ne işin var. yolun nasıl oldu da buraya düştü. kim ekler ki rotasına bu anlamsızlığı diyen merak dolu taş duvarlar. 


insanlar gruplar halinde hareket ediyor. ya da hareket eden her ne var ise bir grup olarak gözüküyor. halüsinasyon kararsızlığında salınan bir miktar canlı. eylemsizlikle dalga geçer şekilde dinamik hesapları yaptırıyor. ister istemez. hiç oralı değilken. aklından bile geçmiyorken. ve üç beş ilgisizlik zarfıyla beraber. kendini zemberek titizliğinde bir hesabın ortasında buluyorsun. ki tam ortasında da değil. bir uçtan başlıyorsun. hendese telaşında allak bulak bir zihinle. kendince kurtuluş yahut çözüm yolu olarak gördüğün gökyüzüne sığınıyorsun. işin içinden çıkamadığın her durumda ve zarflar zaman olmaktan çıktığında gökyüzü hem mavi hem de son derece özgür bir sığınak. burada iki şey kocaman gözlerini ayırarak bakar size. birincisi bir şeye başladığın anda o şeyin ortasında kalırsın. ikincisi sığınakların bir ruhu, sığınmanın da bir adabı olmalı. bunun teke tamamlanmış bir şey olmadığını görmeyen de buraya kadar boş yere okumuş. 



bundan sonrası basit. kestirme. düz. ve sonsuz. gökyüzüne geldik bile. ister istirahat edin. ister kendinizi atın gitsin bu yazılanlardan. orası size her şeyi sunacaktır. benim anlatabileceğim. onu da geçtim hayal edebileceğim her şeye. gözyüzü çoktan sahip. hem de müteselsil. dünyadaki canlıların tamamına. ve bu canlılık başladığı andan tut da bu kelimeleri yazmaya başladığım vakit alınan nefesler de dahil olmak üzere. gökyüzü ortaktır. hem de yarı yarıya. bütün hayaller. fikirler. düşler. rüyalar. yazılmış. çizilmiş artık her ne varsa. yarısı onun. yarısı bizim. sizin. onların.

24 Mart 2017 Cuma

öyle bir on beş

geleceğe dönük isteklere hayal. geçmişe dönük isteklere ise keşke deniyor sanırım. belirli bir zandan öteye gidememe sebebim. her keşkenin içerisinde biraz hayal. ve geleceğe dair birçok hayalin  de içerisinde gizli keşkeler barındırması. hayal kurmasak keşke diyemeyiz belki. ya da keşke demek olmasa hayal kuracak gücü kendimizde bulamayız. hiç keşkesi olmayan biri ne diye hayal kursun. beklentilere sahip olabilir ancak. yahut. keşkeleri olan insanlar. bu defa. ile başlayarak daha güzel hayaller kurabilir. güzelden kastım ise hayale daha sıkı sarılmak. hayallerim olmasa ölürüm demeye getirmek. insan hayaline ne kadar yakınsa o kadar da güzelleşir. hayal. ne kadar kucaklaşır isen hayalinle. o kadar da ondan. terditli hayaller kurmaksa her basamakta bir miktar keşke ile karşılaşma sonucu doğuruyor. en azından benim açımdan. kademeli olayların. son raddeye gelene kadar. tadı kaçıyor. size içerisinde en ufak keşke barındırmayan bir hayal yazayım. bakalım nasıl olacak. 

on beş yaşımdayım. çok aşığım. şanslıyım. ama mevsimine göre şanslıyım. mevsimlerin ikiye ayrıldığı yıllardı. liseyi yatılı okulda okudum. öyle anlatmakla bitmez. neyse işte mevsimler okulda olduğum ve okulda olamadığım diye ikiye ayrılıyor. okulda olamayacağım bir mevsimin başıydı. on beşer yaşındayız. aşığız. aştide ağlıyoruz. çankayaya bakıyoruz. göz göze gelmemeye çalışıyoruz. utanmaktan değil de ağladığımızı göstermemek için. saate bakmaya korkuyoruz ikimiz de. neyse otobüs geliyor. son yarım saatimiz kalmış. biz sadece ağlıyor ve çankayaya bakıyoruz. seni seviyorum. kendine iyi bak. otobüse zor atıyorum kendimi. köşeme çekilip gözlerimi koluma bastırıyorum. daha çok ağzımı. sesim çıkmasın diye. el de sallıyoruz birbirimize. ihmal etmiyoruz. üç aylığına ayrılıyoruz. 

memlekete iniyorum. gözler şiş. anneme sarılıyorum. biraz daha iyi oluyorum. bir hafta evde yatıyorum. bir sabah kahvaltıda babam sana bir iş buldum yarın git başla diyor. aile tedbirli. bu çocuk okumaz en azından elinde bir mesleği olsun diye düşünüyor. hak veriyorum. işin ne olduğunu bile sormuyorum. sabah babamdan önce uyanıp beni işe bırakmasını bekliyorum. gülüyor. iş yerinin adresini söyleyip çıkıyor evden. ha bir de o yaz için son harçlığımı veriyor. hala ihmal etmez sağ olsun. sanayide torna işini öğrenmeye gidiyorum. ilk günden ellerim patlıyor üç beş yerden. sanayi ortamını da sevmiyorum fazla. akşam eve gelip işi bıraktığımı açıklıyorum. babam itiraz edecek gibi oluyor ama ellerimi görünce annemle göz göze geliyor. tamam diyorlar üç gün içinde kendine göre bir iş bul. ikinci gün bir manavda iş buluyorum. bir haftada işi kapıyorum. ustam dükkanı bana bırakıp gitmeye başlıyor. sonra sadece akşamları para almaya uğruyor. iki hafta sonra haftada bir mal getiriyor. arada da canı sıkılırsa uğruyor. mahallenin manavı oluyorum iki hafta içinde. bir aya kalmıyor herkes beni tanıyor. tam bir mahalle esnafı oluyorum. sabah kahvaltıda domates, biber benden. yumurtalar marketten. ekmekler fırından. tüpümüz de var çok şükür. menemenin en güzelini yiyoruz. öğle vakti fırındakiler en güzel şekilde pişiriyor artık neyimiz olursa. refik abimden gazetemi alıp sabah yedide açıyorum dükkanı. akşam on birde paydos. eve gittiğim gibi uyuyorum. sabah işçileri kaçırmamak için daha da erken açıyorum manavı. iyiden iyiye esnaf oluyorum. selam alıyorum. selam veriyorum. dükkanın önünde tavla oynamayı da ihmal etmiyoruz ustamla. yaz günü domates satmak çok zordur. bunu öğreniyorum iyice. sonra karpuz geliyor kamyonlarla. karpuzu tam hedefe atıyorum. şaşmaz. insanlar gelip izliyor bu olayı. filmlerden gördüysek demek ki. bir diğeri. çürümüş patates çok pis kokuyor. daha pis bir kokuyla karşılaşmadım henüz. ve tabii bir de ustam oldu. en ustasından. hala manava giderim. ben girince ustam dışarı çıkar. adaptandır. çırağın yanında ustası çalışmaz. tavlayı açar. sigarasını yakar. bir iki müşteri ile ilgilenirim. çayları kapar ustamın karşısına geçerim. sana her şeyi öğrettim ama şu tavlayı daha iyi öğrettim der. bu arada sayemde okumaya karar verdin demeyi de ihmal etmez. işte orada gözlerim dolar. susarım. haklıdır. ustadır. 

on altı saat çalışıyordum ama hiç sıkılmadım. üç ay ayrı kaldık ama tahmin ettiğim kadar özlemedim. mesaj vardı o zamanlar. öyle internet filan lüks yani. beş bin sms, on bin sms ile idare edilen yıllardı. beni hiç yalnız bırakmadı o dükkanda. çok uzaklardan yanımda oldu her zaman. hakkı ödenmez. postacı bizim mahalleye girdiğinde bütün esnaf bana bakar gülerdi. bilirlerdi ondan bir mektup geldiğini. postacıyı da sevdim ve her zaman mektubumu hazır ettim. yorulmasın diye. geldiğinde verirdim. bir gün bir şey oldu ve benim on bin adet olan aylık mesaj hakkım on bir bine çıktı. bin kere daha seni seviyorum diyebileceğim için o kadar heyecanlandım ki hala hatırlarım. o zamanlar aşkımı seni seviyorum diye ifade ederdim. büsbütün. tümüyle. öyle detaya inmezdim. seni seviyorum derdim. herhangi bir noktaya haksızlık etmemek için. seni çok seviyorum da demedim. çoğuna gerek duymadı. sevdim. yetti. azına çoğuna bakmadı. ne kadar diye bile sormadı. 

günler böyle geçip gitti. hasta oldum bana çorba yapamadığı için ağladı. yalnızdım yakınımda olamadığına ağladı. üç ay görüşemedik. özledi ağladı. ben o yaz on altı yaşıma girdim. daha kaç doğum günün ben yanında olamadan geçecek dedi. ağladı. ben ağlamadım ama. esnaftık. yakışmazdı. üç ay bitti. otobüs geldi. hiç olmadığı kadar uzun bir yoldan aştiye gitti. ya da bana öyle geldi. daha otobüsten inmeden gördüm. baktım ağlıyor. indim. sarıldık. sarılmaksa öyle hikayeden değil. gözyaşlarına kadar. ben artık on altıydım. o daha on beş. ve aşıktık. çankayaya baktık. bu sefer gülüyorduk. umudumuz vardı. ben artık esnaftım. 

17 Mart 2017 Cuma

oralet

uçak hangarına bisikletini park ettikten sonra uçmanın fazla fantastik olduğu kanısı güçlenmeye başladı. fazla fantastik şeyler de uçuşmaya başladı etrafında. düşünerek değil de görerek algılayabilen biri olduğunu bilmesine rağmen yine de şaşırdı. fazla fantastik şeyler görmeye başlamasına. kendi fantezi sınırlarını kendi çizse de o kadar da olmaz artık denilebilecek şeyleri algılamaya devam ediyordu. sınırlarını gözden geçirme kararı aldı. bisikletini kilitledi. tekerine bir tekme attı ki böyle bir alışkanlığı edinme sebebinin saçmalığına gülümsüyordu bu arada. az tekeri patlamamıştı. az patlak tekerle karşılaşmamıştı. uçak hangarlarında. tekerden ne istiyorsunuz sanki. bir tekerin içine hapsedilmiş hava mı eksik kaldı dünyada. daha mühim eksikleri gidermek için neden uğraş vermez bu insanlar. bunları da dert edinmekten vazgeçiyorum artık diyerek hangardan çıkmaya başladı. hava yeni kararmış. bir iki baykuş sesi eşliğinde hangarın da kapısı kapanmaya başlamıştı. mevsime uygun düştüğü ölçüde sıcak ama mevsimle alakasız şekilde yağışlıydı her yer. zemin ıslak. toprak yumuşaktı. yavaşça parke taşının bir tanesine ayağını sürterek. bazı zihinlere de beton mu döküldü acaba. bazı vicdanları yağmur dahi yumuşatamıyor mu. bazıları da hiç olmamış. sertliğini ayarlayamamış. çamur olmaktan kurtulamamış mıydı. ne kadar da çamura bulanmıştı dünya aslında. ve yağmur ne güzel şeydi. bu güzellik galip gelerek. sevince boğdu. boğazına kadar çamura batmaktansa boğazına kadar sevince bulanmayı kim tercih etmezdi. şimdi. şu an bağırsa. bu tam da bir sevinç çığlığı olacaktı. sevindirici şeyler ile arasına engel koymak istemedi. şemsiyesi çantadaki yerinde kalakaldı. aslında bu sevince olabildiğince fazla şeyi ortak etmek gerekirken. şemsiyeyi bundan mahrum etmek. biraz bencilce idi. şemsiye olsan ve yağmurda kullanılmasan. hem kendi varlığını hem de sahibinin aklını sorgulamaz mısın. ancak sen şemsiyesin anlamazsın. yağmurluğu kıskanmakla kalır. o kadar da efektif bir alet olmadığını düşünemezsin. bisiklet sürerken bir işe yarama. iş yürümeye geldiğinde ise çantadaki yerini yadırga. bu olacak iş değil efendi. ya hep var olmalısın. ya da tercih edilmediğinde saygılı. şemsiyesine hazırlamış olduğu lafları ardı sıra söylemekten mutlu halde devam etti. zaten boğazına gelen sevinci taştı. tutamadı içinde. ve cılız bir kahkaha attı. herkes yerini bilecek diyerek bağırdı. döndü hangara baktı. bütün neşesi kaçtı. 

çantasında duran kitabını çıkardı. oldukça halis niyetle gerçekleşen bu eylem. kitabı felakete, eylemi de intihara sürükledi. kitap bir anda ıslandı. neredeyse kullanılamayacak bir hal aldı. her sevinç her şey ile paylaşılamıyor. sen ne anlarsın ki yağmurun hikmetinden diyerek kitabı aldığı yere bıraktı. bu defa da çantasında bulunan diğer eşyalar ıslandı. kimisi nemlenmek ile kaldı. şemsiye sırıttı. bana ait sevinçler. gelir beni bulur ey sahip diyerek bir anda açıldı. kendini göstermek. ifadesine anlam, düşüncelerine de eylem katmak niyetini açıkça ortaya koydu. bu hareket kitaba bir parça daha zarar verdi.  zaten yağmur damlaları marifetiyle yumuşamış sayfaların bir kısmı aniden dağıldı. okunamaz hale geldi. bir hareket başka bir şeyi ne kadar da çabuk yok edebiliyordu. yağmurun altında. bir hanımefendinin çantasında gerçekleşmiş olsa bile. bu yok ediş. o kadar barizdi ki. kitabın yazarının kemiklerinde hissedilen sızı. ancak köpeklerin duyabileceği şiddette yankılanmış. birkaç sokak öteden havlama sesleri duyulmuştu. aslında o kadar da yumuşamamak gerek diye düşünmeye başladı. düşünerek değil de görerek algılamanın dezavantajları. daha on adım atmadan kendini göstermişti. atomlar arasındaki mesafe korunarak kendini halden hale sokmamak daha mantıklı gelmeye başladı. üç beş sayfanın yok oluşu, buna şahit olanların mantığını etkilemeli idi en azından. boş yere yok olan bir şey söyleyin. boşa giden bir yok oluş hayal edin. ne kadar da kedere sevk edici. ne kadar da iç boğucu. 

şemsiyeyi eski konumuna getirdi. emniyetini sıkıca bağladı. benden habersiz tek bir hareket daha gerçekleştirirsen seni de yok ederim demekten kendini alamadı. ki hiç beklemediği bir karşılık gecikmedi. doğru düzgün bakımı yapılmayan. göz ardı edilen her şeyin. sürpriz felaketlere yol açacağını ön göremeyişinin sinirini benden çıkarma lütfen. ne kadar da nazik. ne kadar da kendini savunmaktan geri durmayan bir şemsiyeye sahip olduğunu fark etti. ve hiç aklında yokken. gereğinden fazla hak verdi şemsiyeye. gereği kadar olabilseydi bu hak veriş. bir nebze daha anlam katabilirdi kendine. ancak gerekliliği hesaplamak. her durumda. her şartta o kadar da mümkün olmuyor. hatta kendisine imkansız gözüküyordu. bu defa da gereklilikler gelmeye başladı gözünün önüne. birer ikişer sıralanıyorlardı. o kadar nizamiydi ki bu sıralanış. rahatsız oldu. anlık düzenden. dağılın diye bağırdı. hem de hiç gereği yokken. gözlerine kapayarak kurtulamayacağını bildiğinden. seslenmişti görüntülere. gidin lütfen. daha fazla gereklilik ile uğraşacak mecalim kalmadı. hiç adetleri olmadığı halde terk ettiler o diyarı. bir göz önünü diyar olarak kabul eden ne kadar gereklilik olabilir. sandığınızdan fazlaydı. abartılıydı. uçtu gitti hepsi. gerideki hangara belki. belki de daha uzaklara. mesafeyi kendileri tayin etti. ki kadın için mesafelerin önemi de yoktu. gitmeleri yetti. azına çoğuna bakmadı. yoluna devam etti.

her adımda farklı bir hengamenin içine düşmenin bezginliğiyle daha fazla yürümeme kararı aldı. hem yağmur da şiddetini artırmış. şemsiyesini kullanmayı aklından geçirmeye başlamıştı. inat etme gereğini hemen hemen bütün hücrelerinde hissederek. bir ağacın altında taksi beklemeye başladı. kaldı ki evine oldukça uzak bir yerdeki hangara bisikletini park etme kararı da yine bir inadın neticesiydi. ne vardı sanki. kendi dairesine yakın yerlerde. bisikletini bırakabileceği onlarca müsait yer varken. gelip de bu hangarı kullanmanın. ne zoru vardı. bir inat uğruna da olsa. aldığı karardan dönmemenin metanetiyle taksi beklemeye başladı. altına sığındığı ağaç da yağmurun hissedilebilir şiddetini hafife indirgemiş. neredeyse sen kararından dönme. ben sana kol kanat gererim. yağmurlar altında yaya da kalsan. ben imdadına yetişirim diyordu. bu sefer de sığınmak gücüne gitti. kararlarımın arkasında başka bir şeye sığınmadan da durabilmeliyim diyerek devam etti yoluna. birkaç adım sonra hasta olma endişesi baş gösterdi. ağacın altında tekrar döndü. kararlarından dönmeye alışma endişesi daha büyük boyutlara ulaştı. tekrar yola koyuldu. hastalıksa hastalık diyordu. beni yolumdan döndüremez. doğru bellediği yoldan dönmemek uğruna ölen var. bir gribin lafı olmaz diyerek motive etmeye çalışıyordu kendini. sürekli olarak. yedi adımda bir aralığında. bunları tekrar ederek. devam etti. kararlarının arkasında durma çabasına.

evine ulaşmak değil de. kararından dönmemek daha mutlu etmişti onu. içini sevince boğan yağmur. nelere sebep olmuştu. şemsiyesini yerine bıraktı. eline geçen ilk kuru şey ile önce kaşlarını sildi. daha rahat görebiliyordu artık. sonrasında saçını başını. çantasını. banyoya geçerek üzerindekileri çıkardı. dersini almıştı yaşananlardan. o ıslaklığı daha fazla şeye bulaştırmamak için bütün tedbirlerini de. kitabın akıbetine duyulan merak her şeyin ötesine geçmişti ki. koşarak çantasını eline aldı. çalışma masasını başına geldi. çantanın fermuarını odaya ulaşma gayretindeyken açmıştı bile. hatta göz ucuyla kitabın son durumunu da kontrole yeltenmişti. bu ilk başarısız girişimi değildi. son da olmayacaktı muhtemelen. kitabı masanın üzerine bıraktığında gördüklerine hem inanamadı hem de çok üzüldü. hayret mi üzüntü mü daha yoğundu derseniz. bana göre hayret her zaman üzüntünün bir tık üzerindedir. üzücü bir durum gördüğümde. her defasında. üzüntüden çok gördüğüm üzücü duruma nasıl gelindiğine hayret ederim. o kadar da olmaz denilen fantezi sınırlarını aşar. hayretimden üzüntümü unutur. teselli edici sözler derleme miktarım yeterli seviyeye ulaşmaz. gereğinden fazla yaptığım her şeyin diyetini gereğinden az miktardaki teselliler ile öderim. kitap tamamen kullanılamaz durumdaydı. kararımdan dönmemek için kocaman bir eseri yok etmiştim. üstelik bu kitap belki de taslaktı. eldeki tek örnekti. kütüphaneden ödünç aldığım çok kıymetli bir eserin. nadir bulunan bir tanesiydi. bu yok oluşun sorumlusu ben değildim. o hangarı oraya yapanlardı. uçak firmaları arasındaki rekabet. uçağa yatırım yapan sermaye kuruluşları. en başa gelirsek. uçmak ile kafayı bozan. insanoğlunun merakıydı.